Kitap Özetleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap Özetleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2009 Pazar

Sol Ayağım - Christy BROWN Kitap Özeti

YAZARIN HAYATI
Chrısty Brown 1932de dogdu. Dublinli bir duvarcının 23 çocuğundan biriydi. Beyin felçi kurbanı olduğu için konuşmasını ve hareketlerini kontrol edemiyordu; sol ayağı hariç. Bu onun resim yapmasını ve otobiyografisini yazmasını sağladı. Romanları PARLAK MESLEK, YAZ ÜZERİNDE GÖLGE ve VAHŞİ ZAMBAKLAR olup, şiirlerini de TOPLU ŞİİRLERde derlemiştir. CHRISTY BROWN 1981de öldü.

KİTABIN ÖZETİ

Bu Chrısty Brownun kendi hayat hikayesidir. Christy Brown bir duvarcının ortanca çocuğuydu. Doğduğundan itibaren ailesinin yardımına ihtiyaç duyup kendisini, çevresindeki insanları tanıyıp bu arada hayatı boyunca kullana bileceği bazı özellikler kazanmıştır. Bunlar resim yapma,okuma, yazma ve sol ayağını kullanma marifetleriydi. Kitapta ayrıca diğer aile fertlerinin bu olay hakkındaki düşünceleriyle birlikte doktorların gazetecilerin ve komşularının da bu olay hakkındaki düşünceleri ve duyguları da anlatılmaktadır.
Şimdi size kitaptan bir bölümü anlatacağım;
Christy Brown zor bir doğumdan sonra dünyaya geldi.Bu doğumdan sonra ilk acayipliği annesi fark etmiş. Annesi christynın diğer problemlerini büyüdükçe fark ediyor. Örneğin sürekli ellini ve ağzını sıkması gibi. Altı aylıkken çevresinde yastıklar olmadan oturamaması bu olay on iki aylık olana kadar sürmüş. Christynın annesi bundan çok korkmuş ve babasıyla bu konuyu konuşur ve christy hemen tıbbı yardım almaya başlar. Doktorlar bu olaya çok şaşırmış ve durumun ümitsiz olduğunu söyler ama annesi bu olayı kabullenemez. Bir gün akrabalarıyla birlikte otururken kardeşi Lilyın elinde bir kalem görür ve bundan çok etkilenir kalemi almak için homurdanır ama kimse bu homurdanmasını duymaz , chrısty kendini zorlar ve sol ayağı ile kalemi tutar ve yeri karalamaya başlar bu karalama herkese saçma gelse de chrısty ve annesi için çok güzel şekildi. Annesi chrıstyye o kalemle ne çizebileceğini öğretmeye başladı. Annesi yere oturur ve A harfini çizer ve kopya et der. Ama chrısty yapamaz. Annesi tekrar dene der christy dener ve yazı yazmayı başarır konuşmayı başaramasa da artık kendi sorununu başkalarıyla birlikte paylaşa biliyordu.

Eserde işlenen tema
Hayatta önümüze ne engeller çıkarsa çıksın bunların bizi durduramayacağıdır.


ESERDEKİ İNSANLIK ERDEMİ
Karşımızdaki insanın ne problemi olursa olsun ona yardım etmemizin gerektiği anlatılmakta. Aynı zamanda yaşamımız boyunca karşılaşacağımız güçlüklerden yılmamamız hayata dört elle sarılmamız gerektiğini anlatmaktadır.

ESERİN GÜNCELLİĞİ
Ülkemizde hala akraba evlilikleri var olduğundan doğum problemleri yaşanmaktadır ve özürlü çocuklar dünya ya gelmektedir.

KİTABIN ÖNERİLECEK YÖNLERİ
Bu kitabı bir arkadaşıma şu konusundan dolayı tavsiye ederim. İnsanı hayata bağlayıp, şu anki manevi yönüyle insana ne kadar şanslı olduğunu gösteriyor.

Mehmet Rauf Eylül Romani

1. KİTABIN KONUSU :

Süreyya ve onun karısı Suat ve akrabaları olan Necip Bey ile aralarında geçen olayları anlatmaktadır.



2.KİTABIN ÖZETİ :

Süreyya ve karısı Suat’ la birlikte babasının evinde oturmaktadır. Ama bu halden memnun değildirler. Babası hem yaşlı, hem dediği dediktir. Onun yüzünden her yaz bir tane taş ocağına benzeyen köye gelirler ve orada sıkıntıdan patlarlar. Suat bu arada başka olaylardan da sıkılmaktadır. Suat’ ın kardeşi Hacer akrabası olan Necip Bey’ le gönül eğlendirmektedir. Hacer evli ve eşi de onun için herşeyini verecek nitelikte bir eştir. Daha sonraları Suat ile Süreyya birlikte mutlu bir şekilde yaşayabilmenin yolunu aramışlar ve bulmuşlardır. Suat Hanım gizlice babasından para isteyip eşi için bir yalı kiralar. Kocası bu duruma çok sevinir. Necip de hem dostarı hemde akrabaları olarak Suat ve Süreyya’ nın yanına gelir. Süreyya için yelkenle gezmek ve balık tutmak vazgeçilmez bir zevktir. Süreyya bu alışkanlıklarını sürdürürken Suat da Necip’le birlikte piyano çalmaktadır. Başbaşa geçen bu uzun yaz tatilinin sonlarında Necip Bey birşeylerin olduğunu, Suat Hanım’a aşık olduğunu anlar. Bu durumdan kurtulmaya çalışsada başarılı olamaz. Sonunda çare olarak onların yanından ayrılmaya karar verir. Giderkende Suat’ın eldivenlerinden bir tanesini izinsiz olarak hatıra olması için alır.Daha sonraları Necip’in tifoya tutulduğu öğrenilir. Süreyya ve Suat buna çok üzülürler. Tehlike devresi geçince Necip’in yanına giderler. Necip hastalığın etkisiyle sinir yorgunluğu içerisindedir. Hacer Necip’in hastalığı sırasında yanında bulunmuş ve o sıralarda Necip’in kendiden geçmiş olduğu zamanda yastığının altından bir bayan eldiveni bulmuştur. Hep birlikte hasta hakkında konuşurlarken Necip’in annesi eldiveni gösterir. Suat kendi eldivenini görünce şok olur ve olayı anlar fakat kimseye sezdirmez. O sırada Necip’te sapsarı olur utancından ve çaresizliğinden ne yapacağını bilemez.Necip hastalıktan sonraki iyileşme devresini yalıda geçirilmek üzere mecbur edilir. Halbuki O, onlardan kaçmak için uğraşmaktadır. Bir yaz sessiz ve olaysız bir şekilde geçmiştir. Eylül gelince Süreyya konağa gider. Bu gidiş beklenen bir gidiş değildir. Suat bu duruma anlam veremez. Daha gitmeden önce kışı bile beraber geçireceklerini söylemiştir. Ama Süreyya birşeyleri sezmiş olup, o yüzden gitmiştir.Konağa geri dönülür. Necip artık eskisi kadar yalıya gelmemektedir. Hele Hacer’in davranışları , onların her bakışlarından anlam çıkarmaya çalışan tavrı her ikisini de deliye döndürür. Birbirlerini buldukları anda , ister istemez kaybedeceklerdir. Suat kendisinden kalan , Necip’in aldığı eldivenin diğerini de verir. Bunun sebebi ise artık hayatın Suat için yaşamaya değer bir tarafı kalmamasıdır. O gece konakta yangın çıkar.Herkesi bir telaş ve korku alıp götürür. Canlarını zor kurtarırlar. Ama Suat ortalıklarda yoktur. Süreyya alevlerin içine doğru Suat diye inlemektedir. Ama cesaret edemez. Necip bir haykırışla içeriye fırlar . Her ikiside çöken tavanın altında can verirler.

3.KİTABIN ANA FİKRİ :

Her ikisi de evli olan kişilerin ellerinde olmadan , birarada bulundukları sürede birbirlerine , eşlerinden habersiz yakınkaşmaları ve aralarındaki yasak aşkı anlatmaktadır.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :

Suat : Kocası Süreyya ile mutlu bir evlilik sürdürürken Necip Bey’e aşık olur. Necip : Akrabaları olan Süreyya ve Suat’ın yanına gelip , Suat’a aşık olan bir adamdır. Süreyya : Suat’ın kocasıdır. Onun için yelkenle gezmek ve balık tutmak vazgeçilmez bir zevktir. Hacer : Suat’ın kardeşi ve Necip ile gönül eğlendiren bir kadındır.

5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞ :

Kitap, psikolojik bir roman olup, ruhsal çözümlemelerde çok başarılı bir çalışma sergilemiştir. Şahısların ruh hallerini çok iyİ bir şekilde okuyucuya aktarmaktadır. Yalnız biraz ağır olduğu için okurken zorluk çekilmekte ve bu yüzden biraz da okuyucuyu sıkmaktadır.

6.YAZAR HAKKINDA BİLGİ :

İstanbul’da doğdu. Soğuk Çeşme Askeri Rüştiye’sini ve Bahriye Mektebi!ni bitirdi. Bir süre subaylık yaptıktan sonra, 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra bu görevinden ayrıldı. Hayatını yazarlıkla kazanmaya başladı. 1923’ ten sonra da ticaretle uğraşmaya başladı. Küçük yaşlarda iken edebiyata merak sarmıştı. Birçok eser yazdı,çeviri yaptı. Servet-I Fünun hareketine katıldı.

Yenilikçi Yönetim, Yaratıcı Birey Kitap Özeti

Kitabın Adı Yenilikçi Yönetim, Yaratıcı Birey
Kitabın Yazarı Gönül Budak
Yayınevi ve Adresi Sistem Yayıncılık, İstanbul
Basım Yılı 1998
KİTABIN ÖZETİ

Yenileşme için şu anki pozisyonunuzu ve gitmek istediğiniz yeri iyi bir şekilde belirlemeniz gerekmektedir. Bulunduğunuz durumu anlayıp, ölçmek de oldukça zordur. Endüstri psikologları bu konularla oldukça ilgilenmektedirler. Yöneticilerin karakterlerini ve etkin bir yönetimi temsil eden davranış modellerinin neler olduğu tam olarak belirlenememiştir. Örneğin yöneticileri başarı ya da başarısızlığa götüren faktörler nelerdir? Etkili bir yönetimin belirtileri ve çıktıları neler olabilir? Yöneticiler genel olarak dört nedenden dolayı yenileşmeye önem vermektedirler. Bunlar;

1.Pazarla ilgili nedenler: Öncü firma olmak, öncülüğü korumak, rakipleri karşısında teknik üstünlük sağlamak, pazarda bir ürünün tek satıcısı olmak gibi nedenler.
2.Örgütsel nedenler: Yenilikçi olarak tanınmak ve bunu sürekli kılmak, seçim yapabilecek geniş bir ürün kapasitesine sahip olmak, karı yükseltme umuduna ve isteğine sahip olmak, örgütte morali yüksek tutmak ve daha fazla yenilik yapabilecek yaratıcılığa elverişli örgütsel ortamlar oluşturabilmektir.
3.Sosyal nedenler: Değişikliği bekleyen tüketicilerin bu taleplerini tatmin etmek, kamuya karşı işletmeyi yararlı göstermek, işletmenin sosyal sorumluluğunun bilincinde olduğuna ilişkin bir imaj yaratarak, özellikle büyük işletmelere karşı kamunun ön yargıya dayalı olumsuzluklarını gidermeye çalışmaktır.
4.İş görenle ilgili nedenler: Yetenekli ve istekli iş görenleri işletmeye çekebilmek ve bunların işletmede kalmasını sağlamak, örgütteki tüm iş görenlere işlerinden zevk almaları ve işlerine anlam kazandırma olanakları vermek ve örgütsel sorunların çözümünde onlardan yardım isteyerek onları işe karşı güdülemektir.

Yönetici başarısı rekabet, teknoloji ve sosyal karakterler gibi çevresel faktörlerden etkilenmekte ve sonucunda yönetimsel etkinlik artabilmektedir. Bilindiği gibi oturmuş, yani büyük işletmeler zaman içerisinde yönetimsel olarak merkezileşmektedir. Kurumsallaşma burada belki büyük ölçüde işe yarayabilir. Yönetimsel olarak etkinliği arttırmak için firma örneğin ürün ve coğrafi etkenlere göre daha küçük bölümlere ayrılarak değişime ve dolayısıyla yenilikçi yönetime daha uygun bir hale gelecektir. Merkezi yönetim bu sayede bir çok uluslar arası şirkette olduğu gibi ar-ge, pazarlama, yatırım araştırmaları yapma ve bilgi toplama gibi görevlere kanalize olabilecektir.

Özellikle katılaşmış örgütlerde her zaman yenilikçi kişiler değişimin sebebi olmuşlardır. Yenilikçi ve yaratıcı kişiler fırsatları görüp, değerlendirip ve bundan avantaj sağlamaları ile katı işletmelere canlılık getirirler. Bu kişiler yönetimsel olarak desteklenmezlerse baskı ve kontrol altında yaratıcılıklarını kullanamayıp örgüt için verimli olamazlar. Müşterilerin, hissedarların ve diğer ilgili kişilerin beklentileri yaratıcı kişiler için her zaman avantaj doğuracaktır. Önemli olan değişimi zamanında yakalayabilmektir. Değişime çabuk tepki veremeyen işetmeler, rekabetçi avantajlarını kaybederler. Değişime kapalı işletmeler yalnız kendi rekabetçi avantajlarını kaybetmeyip aynı zamanda kendi çalışanının üzerinde kuracağı baskı nedeniyle iyice durağanlaşırlar.

Bilindiği üzere büyük örgütlerin en önemli özelliği bürokratik yapıya kaymalarıdır. Yani kimin ne yapacağı ve yaptığı işlerin tanımları en baştan bellidir. İşte bu yaratıcılığı yok edip, çalışanların kendi yaratıcılıklarını da baskı altında tutmaktadır. Bunu aşmak için yenilikçi yönetimler amaçlara göre yönetim ilkesinden yararlanarak, daha az yakından gözetim, karar verme işlemlerinden daha az kaçınma ve daha çok inisiyatif kullanma alışkanlığının örgütün tüm kademelerine yayılmasını hedeflemektedirler.

Amaçlara göre yönetimin, yöneticilere kişi olarak daha çok saygınlık kazandırdığı ve yönetimsel etkinliğe daha çok yaklaştırdığı savunulmaktadır. Otomasyon uygulaması da örgütlerde önemli bir yenilik sağlayan araçtır. Bu sayede daha sağlıklı örgüt tasarımları, istenmeyen işler ve rutin görevler azaltılabilir veya tamamen ortadan kaldırılabilir. Otomasyon, mekanik, gündelik ve belirli işlemleri sistemlere bırakarak insanların özel yeteneklerinden daha fazla yararlanabilme özeliği doğurmaktadır.

Kısaca yönetimsel etkinlik için kaynaklar optimum kullanılmalı ve örgüt çevresel değişimlere hazırlıklı olmalıdır. Bu yolla koşullara göre yeni hedefler saptayan, teçhizat ve donanımları yenileştirip, geliştiren daha ekonomik mal ve hizmet üretimini sağlayan,pazara hakim olan, potansiyel pazarlardan daha iyi yararlanabilen ve daha önemlisi çalışanların yaratıcılıklarını harekete geçirebilen yönetim etkilidir. Zaten bilindiği üzere büyük işletmeler yenilik harcamaları için çok büyük paralar yatırıyorlar ve böylece yenileşme hareketinin kurumlaşmış ve örgütlü bir görüntüye sahip olmasını sağlıyorlar.

Her ne kadar yenileşmek zor gibi görünse de aslında o kadar zor değildir. Önemli olan yönetim ve çalışan uzmanlar arasında bir uyum yakalayabilmektir. Uzmanların yaratıcılıkları üst yönetim tarafından da desteklenmelidir. Günümüz koşullarında değişim hızının ve bu değişime çabuk tepki vermenin önemini anlayan büyük işletmeler, zaten çalışanlarının önerilerinden ve yaratıcılıklarından maksimum düzeyde yararlanmaktadırlar. Tabi ki bu değişimler olurken önemli olan diğer bir nokta da bu önerileri ve yaratıcılıkları destekleyebilecek sistemi kurup, verimli bir şekilde çalışmasını sağlayabilmektir.

Yer Altında Savaş Kitap Özeti

Kitabın Adı Yer Altında Savaş
Kitabın Yazarı Selahattin ERTÜRK
Yayınevi ve Adresi Berikan Yayınları, Dışkapı/Ankara
Basım Yılı 2001
KİTABIN ÖZETİ

Kitap, İkinci Dünya Savaşı sırasında başta Avrupa ülkeleri olmak üzere savaş öncesi ve sonrasında yürütülen propaganda ve beşinci kol faaliyetlerini incelemektedir.

Bilindiği gibi, İkinci Dünya Savaşı'nda yürütülen propaganda ve beşinci kol faaliyetleri konusunda yayımlanmış yeterli ve nitelikli eserlere nadiren rastlamaktayız. Bu konuda oldukça az sayıda kitap ve makale yayımlanmış durumdadır. Mevcut olan eserlerin büyük çoğunluğu ise halk için yazılmış ve daha çok roman tarzında eserlerdir. Üstelik konunun Türkiye boyutu ile ilgili hemen hiç çalışma bulunmamaktadır. Bu kitap, bu boşluğu doldurmak ve konunun Türk yetkililer ve kamuoyunca da tanınması amacıyla kaleme alınmıştır.

Kitabın konusu, propaganda ve beşinci kol faaliyetlerini ilgilendirmektedir. Bu her iki konunun birçok yerlerde haber alma hizmeti ile birlikte çalıştığı görülmektedir. Bugünkü anlamıyla topyekün haber alma konusu içine propaganda ve beşinci kol da girmektedir. Haber alma ile düşman hakkında bilgi toplanır, propaganda ile bu öğrenilen bilgilere istenilen şekil ve istikamet verilir. Ayrıca beşinci kol için hareket ve faaliyet sahaları temin edilir. Nihayet, yapılan propagandanın tesiriyle beşinci kol mensuplarının faaliyetleri yine haber alma ile kontrol altında bulundurulur.

Bu kitapta propaganda ve beşinci kol faaliyetlerinin devlet siyaseti ile nasıl paralel yürütüldüğü anlatılmakta ve bundan dolayı propaganda ve beşinci kol hareketlerinin siyasî olaylarla nasıl birleştikleri üzerinde verilen çok sayıdaki örnekler üzerinde durulmaktadır. Kendisi de bir asker olan kitabın yazarı, daha çok konunun askerî boyutunu, askerî açıdan alınması gereken veya yürütülmesi uygun faaliyetleri birinci öncelikte incelemiş ve devlet ileri gelenleri ve aydın kesim için dikkat edilmesi gereken noktalar üzerinde durmuştur.

Kitap, yedi ana konudan meydana gelmektedir. Birinci konuda başta istihbarat, propaganda ve istihbarata karşı koyma konusunda açıklamalar yapılmış, sonrasında ise istihbarat ve propaganda faaliyetlerinin Türk ve dünya tarihindeki örnekleri anlatılmıştır. Propaganda ve beşinci kolla ilgili kavramsal ve tarihî açıklamalardan sonra, beşinci kolun ne zaman çalışmaya başladığı ve barış zamanındaki hareket tarzları üzerinde durulmaktadır. Özellikle beşinci kolun; basın yayın faaliyetleri, filmler, kumar, fuhuş, içki düşkünlüğü gibi konuları nasıl kullandığı konusunda çarpıcı örnekler verilmektedir. Savaş zamanındaki beşinci kol ve propaganda faaliyetleri ise daha etkilidir. Çünkü barış zamanında yürütülen faaliyetlerin sonuçları savaş zamanında alınır. Bozgunculuk yapmak, tahripkârlık, yangınlar çıkarmak, yalan haberler yaymak savaş içinde bulunan halkın moral değerlerini çok kısa sürede felce uğratabilir, psikolojik çöküntüye yol açabilir.

Beşinci kolda kimlerin olduğu konusunda bilgiler veren yazar "otel garsonundan, bakana kadar her meslek erbabından insanlara" dikkat çekmektedir.

Propaganda ve beşinci kolun İkinci Dünya Savaşı'nda oynadığı rollere ilişkin karşılaştırmalı örneklere baktığımızda bu faaliyetlerin daha çok Almanya tarafından yürütüldüğü görülmektedir. Almanların, Polonya, Norveç, Fransa, Romanya, İngiltere, Sovyetler ve Amerika'ya karşı yürüttüğü faaliyetler; Psikolojik harekât, propaganda, beşinci kol ve istihbarat faaliyetleri konusunda başarılı örneklerle doludur. Almanya'nın bu dönemde savaş dışı olmasına rağmen, savaşa kendi yanında katmak veya en azından kendi lehinde tarafsızlığını sağlamak için Türkiye üzerinde de birtakım açık ve gizli faaliyetler yürüttüğü görülmektedir. Ancak Almanlar, Türkiye üzerinde yürüttükleri bu faaliyetlerde başarılı olamamışlardır.

Bu dönemde Almanya'dan başka İngiltere,Amerika, Fransa ve Sovyetler başta olmak üzere diğer ülkelerin yürüttükleri propaganda, beşinci kol ve istihbarat faaliyetleri konusunda da kitapta oldukça dikkat çekici bilgiler bulunmaktadır.

Sonuçta bu bilgiler ışığında Türkiye'deki propaganda çalışmaları anlatılmakta, Türkiye'nin savunması ve bilhassa ordu moralinin sağlam tutulması için alınacak önlemler ve kurulacak teşkilât üzerinde durulmakta ve propaganda ve beşinci kola karşı genel savunma önlemleri ile propagandaya karşı koyma yöntemleri anlatılmaktadır. Ayrıca, bu işlerin tesadüflere bırakılamayacağı, mutlak surette çok iyi düşünülerek hazırlanmış ve kurulmuş bir teşkilâta ve düzene ihtiyaç olduğu vurgulanmaktadır. Bu işte başarının; görev bilinci, sır tutma, zaaf ve kötü alışkanlıklardan arınmışlık ve ahlakî ve manevî moral değerlerinin yüksekliği ile sağlanabileceğine dikkat çekilmektedir.

Yaveri Atatürk'ü Anlatıyor Kitap Özeti

Kitabın Adı Yaveri Atatürk'ü Anlatıyor
Kitabın Yazarı Salih BOZOK (Yayına Hazırlayan: Can DÜNDAR)
Yayınevi ve Adresi Doğan Kitapçılık Hürriyet Media Towers 34544 Güneşli - İSTANBUL
Basım Yılı 2001
KİTABIN ÖZETİ

Salih BOZOK'un hayattaki tek oğlu Muzaffer BOZOK tarafından yazılan ve Can DÜNDAR tarafından yayıma hazırlanan bu kitap, Atatürk'ün yaveri olan Salih BOZOK'un kurtuluş hareketini yansıtan ve o dönemi farklı bir açıdan anlatan anılarından oluşmaktadır.

Salih BOZOK, Atatürk ile birlikte yaptığı seyahatlerde defterlerine bazı notlar almış ve Mustafa Kemal'in kendisine gönderdiği çok değerli mektupları da eksiksiz saklamıştır. Atatürk'ün isteği üzerine, bu belgeleri kendileri öldükten sonra yayımlanması için çocuklarına miras bırakmıştır. 1910'lu yılların başlarından Salih Bozok'un ölümüne kadar olan dönemi en ilginç yanlarıyla ortaya koyan bu değerli miras, Bilecik mebusu BOZOK'un ölümünün 60. yıl dönümünde oğlu Muzaffer BOZOK tarafından elyazısı mektuplar, orijinal telgraflar ve dönemin fotoğraflarıyla okuyucuya sunulmuştur.

Kitapta aktarılan ilk hatıralar, halkın hükümete inancının tükendiği, hükümetin de halka saygısının kalmadığı İkinci Meşrutiyet sonrası 1910'lu yıllardan ve bu yıllarda Selanik'te görev yapan Erkanıharp Kolağası Mustafa Kemal aleyhinde düzenlenen süikast girişiminden bahsetmektedir.

Milletin tek ümidinin ordu olduğu o dönemde, Mustafa Kemal ordunun İttihat ve Terakki Cemiyetinden ayrılması gerektiğine inanıyordu. İnandığı fikirlerini mümkün olan her ortamda yüksek sesle söylemekten kaçınmıyordu. Bu nedenle, Mustafa Kemal'in varlığı cemiyet için tehlike olarak görüldüğünden ona bir süikast düzenlendi. Ancak süikast başrısızlıkla sonuçlandı.

Daha sonraları, Musatafa Kemal'in Selanik'teki faaliyetlerini ve buradaki askeri birlikler üzerindeki etkisini bilenler, onu İstanbul'a çağırarak Genelkurmay (Erkanıharbiyey-i Umumiye) 12'nci Şube'ye atarlar. Kitapta, Mustafa Kemal'in İstanbul'dan Selanik'e yazdığı mektuplara, BOZOK'un cevaplarına ve yorumlarına yer verilmektedir. Atatürk'ün yazdığı mektuplarda, vatanı kurtarma davasında kendisini durdurmaya çalıştıklarını, fakat bunu başaramayacaklarını açıkça belirtmesi dikkat çekmektedir. Ayrıca, kendisi de dahil olmak üzere, herkesin çok çalışması gerektiğini öğütlemektedir.

M.Kemal'in İskenderiye üzerinden Trablusgarb'a geçişi, yolda ve burada yaşadıkları Salih BOZOK, Mehmet Nuri, Ahmet Fuat ve M.Kemal arasındaki yazışmalar ile anlatılmaktadır. Rumeli karışıp İtalyanlar Çanakkale'yi bombaladıktan sonra kabine değişir. Çok geçmeden Balkan savaşı çıkar, Derne'den İstanbul'a dönen M.Kemal ve Mehmet Nuri, burada Selanik'ten dönen BOZOK ile buluşurlar. Atatürk'ün Selanik'in düşmana verilmesinden duyduğu üzüntü tarif edilemeyecek kadar büyüktür.

Kitabın bundan sonraki bölümlerinde, Sofya'ya askeri ateşe olarak atanan Mustafa Kemal'in Almanların 1. Dünya savaşında yenileceğini öngördüğü mektupları, bir an için emekliye ayrılıp köşesine dönmeyi düşündüğünü, fakat bunu başaramadığını anlatan ifadeleri bulunmaktadır. Savaşın ilerleyen safhalarında, Atatürk Sofya'dan gelerek 19. Tümen'e atanmıştır. Çanakkale'ye vardıktan sonra BOZOK'a gönderdiği mektuplarda bu inzivaya çekilme isteğini açıkça belirtmektedir.

Çanakkale Savaşı'nda başarılı olduktan sonra M.Kemal, ordu komutanı olarak Diyarbakır'a gönderilir. Mirliva rütbesindeki Mustafa Kemal buradan Yüzbaşı Salih BOZOK'a gönderdiği mektupta kendisini yaveri olarak yanına almak istediğini yazar ve BOZOK'un fikrini sorar. BOZOK, cevaben yazdığı mektupta bu görevin kendisini ne kadar çok şereflendireceğini bildirir.

Diyarbakır'da buluşmalarından sonra, M.Kemal'e 7. Ordu Komutanlığı teklif edilir. BOZOK buna sevindiğini belirtmiş fakat M.Kemal durumu hemen anlamıştır. Yıldırım ordular grubu komutanı Falkenhayn'ın komutası altına verilecektir. Yine de, sırf Falkenhayn'ın faaliyetlerine engel olmak için bu görevi kabul eder.

Mektuplar ve alınan notlar olayları kesin bir akıcılıkla ard arda anlatmasa da, tarih atlamalarına rağmen, belgeler bir bütünlük arz etmektedir. Buradan sonra kitap BOZOK'un anıları, Mustafa Kemal'in Enver Paşa ile çekişmesi, M.Kemal'in istifası, M.Kemal'e düzenlenen bir süikast girişimi, Atatürk'ün milli mücadele hazırlıkları ve bu hazırlıklar sırasında yaşanan ilginç olaylar ile devam eder.

Bunların yanında kitapta, Büyük Taarruz'dan on beş gün önce Gazi M.Kemal Paşa'nın taaruza hazırlık emrini vermek ve komutanlarla bizzat görüşmek üzere Akşehir'de bulunan Garp Cephesi'ne gidişi, ve zaferden sonra esir Trikopis'e söyledikleri bulunmaktadır. Özellikle M.Kemal ile Trikopis diyaloğu ilgi çekicidir: Trikopis, Yunan ordularının yenilgisinin esas nedeni olarak Yunan başkomutanının orduyu cepheden uzak, İzmir'den yönetmiş olmasını göstermiş ve esir düşmekten utandığını belirtmiştir. Atatürk ise Napolyon'u örnek göstererek, büyük komutanların esir düşseler bile tarihte yazılı kalacaklarını belirtmiştir.

İlerleyen tarihlerde, Atatürk çok sevdiği annesini kaybeder. Cenaze için Eskişehir'den İzmir'e gider. İzmir'de BOZOK'a Latife hanım ile evlilik kararını açıklar. Evliliğin kendisi de evlilik hazırlıkları kadar sessiz sedasız olur. Bu birlikteliğin başından sonuna kadar meydana gelen mutluluklar, gerginlikler, Latife Hanım'ın sevgi dolu cümleleri, M.Kemal'in sıkıntıları, evliliğin sarsıntıya uğradığı anlar ve Latife Hanım'ın Salih BOZOK'tan yardım istekleri BOZOK'un notlarında ve karşılıklı gönderilen mektuplarda verilmektedir. Çok güzel başlayan bu ilişki aynı samimiyetle devam etmez. Atatürk Erzurum'dayken Latife Hanım ile aralarında baş gösteren anlaşmazlıklar nihayet boşanmayla sonuçlanır.

Atatürk-İnönü tartışması ve küslüğü anlatıldıktan sonra kitabın son bölümünde Atatürk'ün hastalığı, son günleri ve BOZOK'un bu konularda acı duyguları yer almaktadır. BOZOK-İnönü arasındaki mektuplaşmalarda, BOZOK, Atatürk'ün hastalığının ilerlediğini istemeden de olsa bildirir. Karnında, sürekli su çekilmesine rağmen su birikmeye devam etmekte, Atatürk bir türlü iyileşememektedir. Doktorların tüm çabalarına rağmen büyük önder Atatürk 10 KASIM 1938'de hayata gözlerini yumar.

Kötü haberi alan BOZOK koşarak merdivenlerden aşağıya iner. Artık kendisine göre yaşama sebebi kalmamıştır. Büyük Ata'ya duyduğu sevgi, saygı ve minnettarlık o kadar büyüktür ki, ona bir an önce yeniden kavuşabilmek için tabancasını çıkarır, daha önce işaretlemiş olduğu kalbinin üzerine dayar ve tetiğe basar. Şans eseri kurşun kalbini bulmamış, fakat bütün ciğerini delip geçerek sırtında saplanıp kalmıştır. Hastaneye kaldırılır ve ameliyatla kurtarılır. Bu şekilde bir süre daha yaşayan Atatürk'ün sadık yaveri Salih BOZOK, 25 Nisan 1941'de çok sevdiği Ata'sına kavuşur...

Atatürk'ün hayatındaki dönüm noktalarını kendisine en yakın kişilerden biri olan yaverinin ifadelerinden ve bilfiil mektuplardan öğrenmek, inkılâp tarihimizi ve bir büyük liderin tecrübelerini anlamak açısından oldukça önemlidir. Bu günlere gelirken atlatılan badireleri ve Atatürk'e karşıt çevreler tarafıdan sürekli saldırılan özel hayatı hakkındaki gerçekleri, nesnel ve farklı bir bakış açısından değerlendirebilmek için, bu anı ve tarihsel döküman niteliğindeki kitaptan, çıkarılması gerekenler önemli dersler bulunmaktadır.

Yaprak Dökümü Kitap Özeti

Kitabın Adı Yaprak Dökümü
Kitabın Yazarı Reşat Nuri GÜNTEKİN
Yayınevi ve Adresi İnkılâp ve Aka-İstanbul
Basım Yılı 1983
KİTABIN ÖZETİ

Ali Rıza Bey, şair ruhlu, içine kapanık, kendi hâlinde dürüst bir insandır. Prensipleri kendi prensipleriyle bağdaşmayan insanlarla çalışmak istemediği için şirketteki memuriyetinden istifa eder; Üsküdar'daki evine çekilir. Ali Rıza Beyin, Şevket isminde bir oğlu ile Fikret, Neclâ, Leylâ ve Ayşe adında dört kızı vardır. Ali Rıza Bey, işten çıktığı sırada oğlu Şevket yüksek maaşla bir bankaya memur olur; evin bütün yükü onun üzerine biner. Şevket, babası gibi iyi yetişmiş, karakterli, namuslu bir gençtir. Ailesine de son derece bağlıdır. Babasının doğruluk ve namus uğruna işten istifa etmesini uygun bulur. Buna karşılık Ali Rıza Beyin hanımı Hayriye Hanım durumdan hiç memnun kalmaz.

Bir süre sonra Şevket, Ferhunde adında hafif meşrep bir kadınla evlenir. Eğlenceye düşkün olan bu kadın, birbirinden genç, güzel ve hareketli, asrî olmaya meraklı olan Neclâ ve Leylâ'nın da karakterini bozar. Bir eğlence ve moda düşkünlüğü başlar. Evde sık sık partiler düzenlenir. Evin büyük kızı Fikret, yengesi ve kardeşleriyle anlaşamadığı ve bu durumdan hiç memnun olmadığı için en az babası kadar üzgün ve kırgındır. Hayriye Hanım, sırf kızlarına koca bulmak ümidiyle evde her değişikliğe razı olur. Şevket de olanlardan memnun kalmamasına rağmen belki de karısının tesiriyle kendisini bu hevese kaptırmıştır...

Evde gün geçtikçe itibarı düşen Ali Rıza Bey tekrar işe girmeyi düşünürse de başaramaz. Eğlenceler ve toplantılar için lüzumsuz yere para harcanan evde maddî sıkıntılar başlar; kavgalar, türlü rezaletler ve sefalet birbirini takip eder. Ali Rıza Bey, çocuklarındaki bu korkunç değişiklikler karşısındaki hayret, şaşkınlık ve acı içinde kıvranmaktadır. Evdeki bu anormal havaya ayak uyduramayacağını anlayan Fikret Adapazarı'na yaşlı, dul bir adama gelin gider. Böylelikle aile ağacının yapraklarından biri düşer. Ali Rıza Bey, çirkin durumlardan kurtarmak için kızlarını evlendirmeyi düşünür; fakat dürüst ve namuslu damat adayı bulamaz. Bu arada Şevket masrafları karşılamak için bankadan borç alır; sonra ödeyemez, hapse atılır. Böylece, ikinci yaprak düşer. Kocası hapisteyken Ferhunde evden kaçar. Bu üçüncü yaprağın düşüşü olur. Karısının kaçtığı haberini hapishanede babasından alan Şevket üzülmez, hatta bir belâdan kurtulduğu için memnun olur.

Ferhunde'nin kaçışı ile elebaşlarını kaybeden Leylâ ve Neclâ bocalarlar. Evde hakimiyet yine Ali Rıza Beyin eline geçer; toplantılara ve eğlencelere son verilir. Bu monoton hayat kızlara pek sıkıcı gelir; sırf bu havadan kurtulmak için Neclâ bin bir türlü hayaller kurarak, kendisini zengin gösteren bir Suriyeli ile evlenir. Fakat Suriye'ye gidince orada kocasının birkaç karısının daha olduğunu görür. Kendisini kurtarması için babasına mektuplar yazar. Bu dördüncü yaprağın düşüşüdür. Bu arada Leylâ kötü yola sapar. Ali Rıza Bey, kızını evden kovar. Leylâ bir avukatın metresi olur. Bu beşinci yaprağın düşüşüdür. Bu olaydan sonra Ali Rıza Beye hafif bir inme iner. Onu yiyip bitiren asıl hastalık içindedir. Leylâ da gittikten sonra ev büsbütün ıssız kalır. Hayriye Hanım bütün güç ve kuvvetini kaybeder. Leylâ yüzünden kocasına sık sık sitemlerde bulunur. Bunun üzerine Ali Rıza Bey, Adapazarı'na, Fikret'in yanına gider. Fakat aradığı huzuru orada da bulamaz; kalabalık bir aile hayatı içinde âdeta bir cehennem hayatı yaşayan Fikret, bütün iyi niyetine rağmen babasını yanında barındıracak durumda değildir. Bunun üzerine Ali Rıza Bey İstanbul'a döner, hastalığı ilerlediği için eve uğramadan hastahaneye yatar. Babasının hastalık haberini alan Leylâ onu hastahaneden çıkarır, kendi evine götürür. Taksim'deki lüks apartman katında hep birlikte rahat yaşamaya başlarlar. Ara sıra yolda eski kahve arkadaşları ile göz göze gelmese Ali Rıza Bey büsbütün huzur içinde olacaktır.

Eserin konusu, gelir düzeyinin üzerinde bir yaşam sürdürmek isteyen bir ailenin dağılışıdır.

Yazar bu romanla okuyucuya; çılgın hayallerin, maddî israfların, gereksiz özentilerin hüküm sürdüğü bir ailede çöküntülerin başlayacağı mesajını verir.

Yaprak Dökümü, toplumsal gerçekleri ele aldığından basmakalıplıktan uzak, başarılı bir romandır. Bilindiği gibi, Tanzimat'tan sonra toplumumuzda bir batılılaşma hevesi başlamıştı. Batılılaşmak yanlış anlaşıldığından; yüzyıllarca süren millî gelenek ve göreneklerimizden, karakterimizden sıyrılma olarak kabul edildiğinden, bu, birçok ailede birtakım felâketlere sebep olmuştur. Bugün bile içinde bulunduğumuz güç durumların esas sebebi budur. Birtakım toplumsal pürüzlere, karakter boşluklarına ışık tutması bakımından Yaprak Dökümü gerçekçi ve orijinal bir romandır.

Fakir Baykur - Kaplumbağalar Kitap Özeti

Başlıca Kahramanlar:

Eğitmen Rıza:Tozak köyünün öğretmenidir.Bu köyde doğmuş ve büyümüştür.Atak,aklı başında,cesur ve bilgili bir kişidir.Köylüye yardım etmek için çabalar.

Kır Abbas :Tozak Köyü'nün ileri gelenlerindendir.Cesur ve yenilgiyi kabul etmeyen bir kişiliğe sahiptir.Çalışkan ve merhametlidir.Eğitmen Rıza'nın en büyük destekçisidir.

ÖZET:

Olaylar,Ankara'ya 100,Kızılırmak'a 15 km uzaklıkta olan Tozak köyünde geçmektedir.Tozak,çevresi Sünni köyleriyle çevirli bir Alevi köyüdür.Alevi geleneği ve kültürü bu fakir ve kıraç köyde halen sürmektedir.Neşe ve eğlenceye düşkün Aleviler,şarap ve içkiye bu eğlencelerinde çokça ihtiyaç duymaktadırlar.Fakat köy,her imkandan yoksun,susuz,karasal bir köydür.Üzüm yetişmemektedir.Köylülere civar köylerden de üzüm verilmemektedir.Çünkü Sünniler şarabı günah saymaktadırlar.Bu olaylar gelişirken Eğitmen Rıza bir öneride bulunur.Tozak'ın kuzeyindeki düzlük alan bağ haline getirilebilir.Bütün köy halkı ve Rıza canla başla çalışarak verimsiz,taş dolu,susuz araziyi beş-altı ay içinde bağ haline getirirler.Bağ o kadar verimlidir ki köyün hem şarap hem de üzüm ihtiyacını karşılayabilir.Köy eski neşesinde geri kavuşur.Köylünün "Purluk" dediği bağa kaplumbağalar akın etmeye başlar.Çünkü hayvanlar güneşin yakıcılığından bu yeşilliğe sığınarak kurtulmaktadırlar.Kır Abbası,yaşına rağmen hiç para almadan bağın gelişmesi işlerinde çalışmaktadır.

Bir akşamüstü,köye havadan kara bir şey düşer.Düşen şey,meteoroloji gözlem aracıdır.Köylü,çekinir ve bu yabancı cismden korkar.Bu cismi okulun bir odasına kapatırlar.Ertesi gün köye herkesin mülkünü ölçüp üzerine yazdırdıktan sonra gidecek olan kadastro komisyonu gelir.Köylü komisyon üyelerine temkinli davranır.Beklenmedik bir şey olur ve üyeler Purluk'taki bağın,devlete dait olduğuna karar verir.Köylü bağın kendilerine ait olduğunu ispatlamaya çalışsada başaramaz ve komisyon üyeleri gerekli işlemleri yaparak tutanağı hükümete havale eder.Böylece devlet ile köylü arasında bir çekişme başlar.Köylü cahil ve zayıftır.Devletile başa çıkamaz.Devlet,Tozaklılara Pruluk arazisi yüüznden ev başına yüklü bir kira yükler.Köylüler avukatlara,yarguçlara,memurlara gider fakat en sonunda zorluklarla yeşerttikleri tarlalarını bozarlar.Köydeki bütün sığırları tarlaya sürerler.Yeşil tarla eski haline döner.Kaplumbağalar eskisi gibi güneşin yakıcı alevleri altında kalmıştır.Onlar da köyü terk eder.Kır Abbas,yeni doğan torununa Yeşer ismini verir fakat devlete kırgındır.Rıza da köy okulunda yaşamına devam eder.

Yüzbaşının Kızı Kitap Özeti

Kitabın Adı Yüzbaşının Kızı
Kitabın Yazarı Aleksandr PUŞKİN

Yayınevi ve Adresi İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul
Basım Yılı 2001
KİTABIN ÖZETİ

Eserde anlatılan olaylar Rusya'da, 1700'lü yıllarda Çariçe döneminde geçmektedir. Rus ordusundan kıdemli binbaşı rütbesinde emekli olan Andrey Petroviç Grinyov, Avdotya Vasilyevna ile evlidir. Simbirsk'in köyünde oturan varlıklı bir ailedir. Doğan çocuklarının sekizi, daha bebekken ölürler. Doğacak dokuzuncu çocuklarını, daha kız veya erkek olacağı belli olmadan, aile dostlarından bir binbaşının yardımıyla Semenovski Alayına çavuş olarak yazdırırlar. Çocuk eğer kız doğacak olursa, çavuşun öldüğü bildirilecek ve iş de böylece kapatılacaktır.

Çocuklarının erkek olması Grinyov ailesini sevindirir. Adını Pyotr Andreyiç koyarlar. Savelyiç adlı yaşlı hizmetkâr lala olarak görevlendirilir. İleriki yaşına doğru eğitimi için Monsieur Beaupre adında bir Fransız öğretmen tutulur. Pyotr Andreyiç, bir süre öğretmeninden Fransızca, Almanca ve diğer bilimlerle ilgili dersler alır; kılıç kullanmayı öğrenir.

On yedi yaşına gelince, babası, onun iyi bir subay olarak yetişmesi için, doğmadan önce çavuş olarak yazdırdığı muhafız birliğine değil, daha uzakta ve zaman zaman çatışmalara giren Orenburg'taki bir eski dostunun birliğine gönderir. Oğluna, dostuna verilmek üzere bir mektup verir ve hizmetinde bulunması, koruması için lalası Savelyiç'i de yanına katar.

Pyotr Andreyiç ile Savelyiç önce Simbirsk'e varırlar. Burada, gerekli malzemeleri almak için bir gün konaklarlar. Savelyiç malzeme alımıyla uğraşırken handa yalnız kalan Pyotr Andreyiç, İvan İvanoviç Zurin adında bir subayla tanışır. Bu subay içkiye ve kumara düşkündür. Pyotr Andreyiç, ondan bilardo oynamasını öğrenir. Zurin'le parasına bilardo oynar ve yüz ruble kaybeder. Kasadarı Savelyiç'e bu parayı ödettirir. Ertesi günü bir at arabasıyla yola düşerler.

Yolda hava bozmaya başlar. Arabacı, hana geri dönmeyi teklif etse de kabul ettiremez. Bir süre sonra tipi bastırır, her taraf karla kaplanır. Ne yol, ne iz bellidir. Hiç değilse sığınacak bir ev ya da bir yol izi görme umuduyla dört bir yana bakınırken bir karartı göze çarpar. Arabacıya gördüğü karartıya doğru gitmesini emreder. Karartı da kendilerine doğru gelmekte olduğundan kavuşmaları uzun sürmez. Bu bir yolcudur. Konuşmalarından yolcunun bu çevreyi iyi bildiği anlaşılır. Kılavuzluk etmesi için arabaya alınır ve yola devam edilir. Bir hana ulaşırlar. Orada fırtınanın geçmesini beklerler. Kendilerine kılavuzluk ettiği için yolcuya handa şarap ısmarlar. Ertesi günü hancıya hesabı ödeyip ayrılırken kılavuza elli kapik bahşiş vermesini söyler Savelyiç'e. Bir çapulçuya bu kadar para vermenin anlamsız olduğuna inan Savelyiç'i razı edemez. Pyotr Andreyiç, kılavuzun hizmetini karşılıksız bırakmak istemez. Tavşan kürklü gocuğunu, hizmetkârın itirazlarına rağmen, ona verir. Bu sırada arabacı da yola çıkmak için hazırlıklarını tamamlamıştır, hemen yola çıkarlar.

Orenburg'a varınca, doğru Andrey Karloviç adlı generale çıkar. Babasının yazdığı mektubu ona verir. General mektubu okur ve mektupta yazılanların yerine getirileceğini söyler. Ertesi gün atanma emriyle birlikte, subay alayına katılması için onu Belegorski kalesindeki Yüzbaşı Mironov'un komutasındaki birliğe gönderir. Generale göre, Mironov, iyi dürüst bir subaydır. Orada Pyotr Andreyiç gerekli eğitimi alacak ve disipline alışacaktır.
Belegorski, Kırgız bozkırlarının sınırında ıssız bir kaledir. Orenburg'dan "kırk verst" ötededir. Surlar, kuleler ve toprak bir tabya görmeyi umarken karşılarına kütüklerden yapılma bir çitle çevrili küçük bir köy çıkar. Kalenin girişinde dökme demirden, eski bir top durmaktadır. Dar, eğri büğrü sokaklardan, üzeri samanla örtülü basık kulübelerin arasından geçerek Yüzbaşının konutuna varırlar. Onları Yüzbaşının karısı Vasilisa Yegorovna karşılar. Ona, bu kaleye atandığını, Yüzbaşıyı görmeye geldiğini bildirir. Yüzbaşı İvan Kuzmiç, Papaz Gerasim'e misafirliğe gitmiştir. Yüzbaşının karısı, Çavuş Maksimiç'i çağırtır. Gelince ona Pyotr Andreyiç'in kalacağı eve götürmesini emreder. Burası tahta perdeyle ikiye ayrılmış, oldukça temiz bir odadır. Savelyiç, eşyalarını hemen yerleştirir.

Ertesi sabah tam giyinmek üzereyken kısa boylu, esmer, genç bir subay içeri girer. Fransızca olarak, insan yüzü görmeyi özlediği için geldiğini söyler. Bu subay, düello nedeniyle muhafız birliğinden çıkarılan Şvabrin'dir. Bu sırada kapıya gelen asker, Vasilisa Yegorovna'nın kendisini yemeğe çağırdığını bildirir. Şvabrin de kendisiyle birlikte gelir. Yaşlı, uzun boylu, dinç bir adam olan Yüzbaşıyı, başında takke, sırtında bej renkli, pamuklu bir gecelik entariyle safta toplanmış yirmi kadar askeri eğitirken görürler. Yüzbaşı, yanlarına yaklaşıp dostça birkaç söz söyleyip eğitim yaptırmaya döner. Yüzbaşının evine gelirler, hizmetçi kız Palaşka sofrayı kurmaktadır. Tam bu sırada Yüzbaşının on sekiz yaşlarında, toparlak yüzlü, pembe yanaklı, açık kumral saçlı kızı Marya İvanovna içeri girer. Şvabrin, Yüzbaşının kızının tam bir aptal olduğunu kendisine söylediği için ilk görüşte ondan pek hoşlanmaz. Sofrada, Yüzbaşının karısı, annesinin, babasının sağ olup olmadığını, nerede oturduklarını, ekonomik durumlarının nasıl olduğunu sorar. Pyotr Andreyiç'in zengin bir aileden geldiğini öğrenen Yüzbaşının karısı, derin bir iç çeker. Burada kıt kanaat geçinmeye razı olduğunu; ancak evlenme yaşına gelmiş kızlarına çeyiz olarak verecekleri hiçbir şeylerinin olmamasının kendilerini üzdüğünü, karşılarına çıkacak iyi bir adamla kızlarını hemen evlendirmek istediklerini söyler.

Aradan birkaç hafta geçer. Pyotr Andreyiç, Marya'yı sevmeye başlar. Edebiyatla da uğraştığı için, ona aşk şiirleri yazar. Yazdığı birkaç şiiri arkadaşı Şvabrin'e gösterir. Şvabrin, okuduğu şiirleri acımasızca eleştirir. Bu eleştiri, şiirlerin kötülüğünden değil, Marya'ya kendisinin de âşık olmasındandır. Hatta, Marya, onun iki ay önceki evlenme teklifini reddetmiştir. Şvabrin'in, Marya ile ilgili atıp tutmaları Pyotr Andreyiç'i çok kızdırır. Şvabrin'i alçak ve şerefsiz olmakla suçlar. Şvabrin, Pyotr Andreyiç'i düelloya davet eder. O da kabul eder. Pyotr Andreyiç, kavganın şahitliği için Üsteğmen İvan İgnatyiç'ten yardım ister. Fakat daha sonra Şvabrin'in de isteğiyle tanık olmadan kavga etmeye karar verirler. Samanlığın yakınında tam kavgaya tutuşacakken İgnatyiç tarafından yakalanırlar. Askerlerin de yardımıyla ikisi de Yüzbaşıya götürülür. Kalede barışın bozulmaması konusunda öğütler veren Yüzbaşı, kavgacıların birbirlerine sarılarak barışmalarını sağlar. Kavganın nedeninin de Marya için yazılmış şiirler olduğunu herkes öğrenir.

Yüzbaşının evinden ayrılan Şvabrin ve Pyotr Andreyiç'in hırsları geçmemiştir. Ertesi gün ırmak kıyısında kozlarını paylaşmak üzere sözleşip ayrılırlar. Her ikisi de sözünü tutar ve kararlaştırılan saatte ırmağın kıyısına gelir. Kılıçlarını çekerek kavgaya başlarlar. Bir süre birbirlerine zarar veremeden kavga sürer. Şvabrin'in gerilemeye başladığını sezen Pyotr Andreyiç, tekrar saldırıya geçer, hasmını ırmağın ucuna kadar sıkıştırır. Bu sırada keçi yolundan aşağı doğru koşarak gelen Savelyiç'in kendisine seslendiğini işitir. Kısa bir dalgınlık anında Şvabrin'den aldığı kılıç darbesiyle göğsünden yaralanır, yere düşer ve bayılır.

Ayıldığında kendini Yüzbaşının evinde bulur. Marya ile Savelyiç yanındadır. Beş gün boyunca komada yatmıştır. Kendini iyi hissetmeye başlayınca Marya'ya evlilik teklifinde bulunur. Marya ise henüz tehlikeyi atlatmadığını ve kendisini korumasını söyler. Kalede doktor olmadığı için Pyotr Andreyiç'in tedavisiyle alay berberi ilgilenmektedir. Ertesi gün Marya'ya evlilik teklifini tekrarlar. Marya da Pyotr Andreyiç'e karşı ilgisiz değildir. Pyotr Andreyiç'in anne ve babasının bu evlilik için onayını almak isterler. Pyotr Andreyiç, babasına bir mektup yazar. Gelen cevap umdukları gibi değildir. Pyotr Andreyiç'in babası hem evliliğe karşı çıkmakta hem de gereksiz yere kavga ederek yaralanmasına neden olmasına kızmaktadır. Hatta Yüzbaşının, kalesinde bu olaylara sebebiyet vermesine içerler ve oğlunu bir başka birliğe tayin ettireceğini yazar.

Bu sıralarda Çariçeye karşı isyan edenler kalabalık bir grup olmuşlardır. Pugaçev adlı bir Kazak'ın etrafında toplanan isyancılar, bazı kalelere saldırarak başarı kazanmışlar ve oralardaki askerleri de saflarına katmışlar, katılmayanları ise idam etmişlerdir.

Yüzbaşı Mironov, Generalden aldığı emri tebliğ etmek için kaledeki bütün subaylarını toplar. Kendini III. Petro olarak tanıtan isyancı Kazak Pugaçev'in kaleye saldırması durumunda öldürülmesi ve bunun için hazırlıklara başlanılması emredilmiştir.

Kalede Kazaklar dışında yüz otuz asker vardır. Bir süredir terk edilen nöbet ve devriye sistemi tekrar başlatılır. Eldeki top temizlenir, kullanılır duruma getirilir. Kaleye saldırı olacağı her ne kadar gizli tutulmaya çalışılsada kısa bir süre sonra herkesin haberi olur. Kaledekilerin telaşı bir kat daha artar.

Pugaçev, kaleye girmeye hazırlanmaktadır. Yüzbaşıya, Pugaçev'den bir mesaj gelir. Kaledeki Kazakları ve askerleri çetesine çağırmakta ve komutanlara da karşı koymamalarını öğütlemektedir. Yüzbaşı savaştan çok korkan kızı Marya'yı, karısı ile güvende olacakları başka bir kaleye göndermeyi düşünür. Karısı başka yere gitmeye razı olmaz. Marya'yı da göndermeye zaman kalmaz. Çünkü, Pugaçev yolları kesmiş, kaleye girişi ve çıkışı kontrol altına almıştır. Yüzbaşı önce savunmaya geçer. İsyancılar, atlardan inip saldırıya geçince Yüzbaşı da kale kapısını açtırıp isyancıların üzerine saldırıya geçer. Umdukları gibi olmaz. İsyancılar kısa süre içinde Yüzbaşıyı ve diğerlerini yakalarlar ve etkisiz hâle getirirler. Pugaçev, komutanın evine yerleşir. Meydana darağacını kurdurur. Kendisine katılmayan Yüzbaşı ile Üsteğmeni hemen astırır. Sıra Pyotr Andreyiç'e gelir. Bu arada Kazak kaftanı ile Şvabrin gelip Pugaçev'in kulağına bir şeyler fısıldar. Pyotr Andreyiç'in yüzüne bile bakmadan adamlarına onu asmalarını emreder. Tam ilmeği boynuna geçirdikleri bir sırada bir haykırış yükselir. Bu Savelyiç'in sesidir. Pugaçev'e yalvarmakta, onu asmamasını istemektedir. Pugaçev, yaşlı hizmetkârı tanır. Pyotr Andreyiç'in, tipide kendini arabasına alan; kendine handa şarap ısmarlayan ve tavşan kürklü gocuğunu veren kişi olduğunu anlar. Adamlarına işaret ederek serbest bıraktırır. Yüzbaşının karısı bu sırada olay yerine gelir. Kocasını darağacında görünce "Katiller!" diye bağırır. Pugaçev, adamlarına kadının susturulmasını emreder. Kadının başına bir Kazak, kılıcıyla bir darbe indirir; kadın yere düşer ve can verir.

Ölümden kurtulan Pyotr Andreyiç, Yüzbaşının kızını merak eder. Onun başına bir kötülük gelmesinden korkar. Marya'yı, Papazın karısı korumaya alır ve onu yegeni olarak isyancılara tanıtır. Bu duruma Şvabrin de ses çıkarmaz. Çünkü o karışıklıkta Marya'nın başına bir kötülük gelmesini istemez.

Pugaçev, Pyotr Andreyiç'e kendisine katıldığı takdirde yüksek rütbeler vereceğini vadeder. Pyotr Andreyiç, bu teklife yanaşmaz. Bunun üzerine onun kaleden hizmetkârıyla birlikte çıkışına izin verir.

Pyotr Andreyiç, Orenburg'a gider. Kale komutanı generale olanı biteni anlatır. İsyancıların gücü hakkında bilgiler verir. General subaylarını toplayıp durum değerlendirmesi yapar. Pyotr Andreyiç, Belegorsk kalesindeki isyancılara karşı taarruz yapılmasını savunursa da hiçbir subay buna yanaşmaz. Savunmada kalmayı tercih ederler.

Aradan birkaç gün geçtikten sonra geldiği kaledeki Çavuş Maksimiç, Marya'dan bir mektup getirir. Mektuba göre, Pugaçev, kalenin yönetimini Şvabrin'e bırakmış Orenburg yakınlarında kaleye saldırı hazırlıklarına girişmiştir. Şvabrin, Marya'yı Papaz Gerasim'in evinden alıp kendi evine götürmüş ve orada bir odaya hapsetmiştir. Karısı olması için baskı yapmaktadır. Marya, Pyotr Andreyiç'ten gelip kendisini kurtarmasını istemektedir.
Pyotr Andreyiç, General'e gider. Ondan, Belegorsk kalesini isyancılardan temizlemek için bir bölük askerle, elli Kazak vermesini ister. Yüzbaşının kızının yazdığı mektuptan da söz eder ona. Fakat General'i yine razı edemez. Umutsuzluğa kapılan Pyotr Andreyiç, sevdiği kızı Şvabrin'e kaptırmaktansa ölümü göze alır. Atına binip kale kapısından dışarı çıkar. Peşine Savelyiç de takılır. Bir süre sonra Berda köyü yakınlarında Pugaçev'in adamlarına yakalanırlar. Pugaçev'in huzuruna çıkarılırlar. Pugaçev'e sevdiği kızın Belogorsk kalesinde olduğunu ve kale komutanı olarak bıraktığı Şvabrin'in kızı hapsettiğini, evlenmeye zorladığını halka zulmettiğini anlatır. Pugaçev, kalenin yönetimini bıraktığı şahsın halka zulmetmesine çok kızar. Birlikte kaleye giderler. Marya'yı hapsedildiği odadan çıkarırlar. Pugaçev, halka verdiği eziyetten dolayı Şvabrin'e kızar. Papazı çağırmasını, Marya ile Pyotr Andreyiç'i evlendireceğini söyleyince, Şvabrin, Marya'nın Yüzbaşının kızı olduğunu itiraf eder. Kendisine bunun daha önce söylenmemesinden dolayı Pugaçev'in kızgınlığı daha da artar. Pyotr Andreyiç de Şvabrin'in söylediklerini doğrular. Bunu, Marya'nın hayatına zarar verileceğinden korktuğu için söylemediğini itiraf eder.

Pugaçev, Pyotr Andreyiç'in kendisine yaptığı iyilikleri hatırlar ve bir kez daha canını bağışlar. Marya ile birlikte diledikleri yere gitmelerine izin verir. Üstelik yolda adamları tarafından engellenmemesi için bir izin kağıdı da düzenler. Pugaçev'e göre iyilik ya tam yapılmalı ya da hiç yapılmamalıdır.

Pyotr Andreyiç, Marya ve Savelyiç bir yaylı arabasıyla yola koyulurlar. Amacı Marya'yı memleketine götürmek ve onunla evlenmektir. Bir süre sonra Pugaçev'in egemenliğindeki bir kalenin yakınındaki menzile gelirler. Menzildeki görevliye ellerindeki izin kağıdını gösterince hemen arabanın atları değiştirilir ve tekrar yola koyulurlar. Hava kararmaya başlarken küçük bir kente yaklaşırlar. Devriyeler önlerini keser. Arabacı arabada Çarın bacanağının olduğunu söyleyince, muhafızlar küfürler savurarak hemen etraflarını sarar. Komutanlarına götürürler. Orada karşılarına handa bilardo oynayıp yüz ruble kaybettiği Zurin çıkar. Durumu ona anlatır. Zurin, isyancılara karşı kendisiyle birlikte savaşmasını teklif eder. Marya'yı Savelyiç ile babasına gönderir. Kendisi orada kalır.

Pyotr Andreyiç ve Zurin isyancılara karşı başarılar kazanırlar. Bir süre sonra Pugaçev de yakalanır. Pugaçev işini soruşturan komisyon, Pyotr Andreyiç'in yakalanıp kendilerine gönderilmesi için Zurin'e emir göndermiştir. Zurin, görevini yapar. Pyotr Andreyiç'i Kazan'a gönderir. Askerî mahkeme kurulmuştur. Mahkeme başkanı bir generaldir. Pyotr Andreyiç'in adını sanını sorduktan sonra, Andreyiç Petroviç Grinyov'un oğlu olup olmadığını bir defa daha sorar. Öyle saygıdeğer bir babanın, isyancılarla iş birliği yapan bir oğlunun olmasına çok şaşırır. Pyotr Andreyiç, Pugaçev'in hizmetine girmediğini ve ondan herhangi bir görev almadığını söylese de mahkemeyi ikna edemez. Yüzbaşının kızının, mahkeme kapılarında sürünmemesi için bu konuda kendisine tanıklık etmesini de istemez. Babasının iyi bir subay olması nedeniyle idam edilme yerine, Sibirya'nın ücra bir bölgesinde ömür boyu oturmaya mahkûm edilir.

Bu karar, Pyotr Andreyiç'in babasını kahreder. Oğlunun, bir isyancının hizmetinde bulunmasını onuruna yediremez. Bu durum Marya'yı da derinden sarsmıştır. Mahkemede Pyotr Andreyiç'in kendisiyle ilgili bazı şeyleri açıklamamış olmasına inanmaktadır. Çok iyi bakıldığı bu evden müsaade isteyerek Savelyiç'le birlikte Petersburg'a gider. Çariçenin o sırada Tsarskoye Selo'da olduğunu öğrenir. Kendisi de orada konaklamaya karar verir. Menzil bekçisinin eşiyle tanışır. Saray sobacısının yeğeni olan bu kadın, Marya'ya Çariçe'nin uyandığı saati, gezindiği yerleri, hizmeti için yanında bulunanları anlatır. Ertesi gün Marya, erkenden kalkar ve bahçeye çıkar. Orada kırk yaşlarında, Çariçe'nin sarayında görevli bir bayanla tanışır. Ona başından geçenleri anlatır ve ondan Çariçeye yazdığı mektubu götürmesi için yardım ister. Mektubu okuyan Çariçe, Marya'yı huzuruna davet eder; onu çok iyi karşılar. Ona, Pyotr Andreyiç'in suçsuz olduğuna inandığını, evlenmeleri için yardım edeceğini söyler. Kayın babasına vermesi için bir mektup da verir. Mektubunda Pyotr Andreyiç'in suçsuzluğunu bildirmekte ve Yüzbaşı Mironov'un kızının da zekâsını, ahlâkını övmektedir.

Pyotr Andreyiç, özel bir emirle sürgünden kurtulur ve Simbirsk'e döner. Marya ile evlenir, bolluk içinde mutlu bir hayat yaşarlar.

Akıcı bir dille kaleme alınan eserde, Rus ordusunda görev yapan subayların yetişme tarzını; kişinin ekmeğini yediği devletine, canı pahasına da olsa, nankörlük etmemesi gerektiği; aşkın insana verdiği cesareti görmekteyiz.

Yetki Devri Kitap Özeti

Kitabın Adı Yetki Devri
Kitabın Yazarı Ronalds G.WELLS
Yayınevi ve Adresi Rota Yayınları, İstanbul
Basım Yılı 1993
KİTABIN ÖZETİ

İş başındaki ve geleceğin yöneticileri için hazırlanmış olan bu kitap, sekiz bölümden oluşmaktadır. İlk bölümlerde genel bilgiler verildikten sonra, kitabın son bölümünde test, pratik ve sınav bölümleri yer almaktadır.

Görev devrinin, operasyonel ya da yönetsel karakterde bir ya da birkaç anlamlı görev ya da sorumluluğun, bir ya da birkaç asta verilmesi olduğu, bundan bütün sorumlulukların önceden belirlenmiş olduğu ve bütünsel olarak planlanmış görevlerin devrinin anlaşılmaması gerektiği vurgulanmaktadır. Etkili karar almanın başarılı yönetimin özünü oluşturduğu, yetki ve görev devredip etmeme, ne zaman devretme, neyi devretme ve kime devretme gibi soruların yöneticilerin aldığı en kritik kararların arasında yer aldığı belirtilmektedir. Ayrıca, yetki devrinin denetim azalması anlamına gelmediği, yetkiyi devredenin yetkiden vazgeçmiş olmadığı vurgulanmaktadır.

Görev devrinin önündeki örgütsel engeller: devredecek kimsenin bulunmaması, politika ve prosedür yetersizlikleri ile rolün açık seçik olmaması; yönetsel engeller ise: yönetsel rahatlık alanlarını koruma, elemanların yetersizliği korkusu, herşeye kadir yönetici efsanesi, yöneticinin kendine güvensizliği, aktivite tuzağı, kontrolü kaybetme korkusu ve elemanlardan kaynaklanan engeller olarak sıralanmaktadır. Analitik yetenek, iyi gelişmiş insanlararası ilişkiler, iletişim becerisi, kendinden emin olmak, sonuçlar üzerinde yoğunlaşmak, etkili devredicinin özellikleri arasında sayılmaktadır.

Organizasyona yararlı olan ve elemanların görevlerini zenginleştirecek hususların, kendi performansınızı iyileştirecek görev ve sorumlulukların, yapmaya alışık olduğunuz şeylerin, rutin görev ve sorumlulukların, düzenli olarak çok zaman gerektiren işlerin, hoşlanmadığınız ayrıntıların ve zamanınız yokken hemen yapmanız gereken işlerin devredilmesi gerektiği; ancak iyi tanımlanmamış faaliyetlerin ve salt yönetime özgü sorumlulukların devredilmemesi gerektiği vurgulanmaktadır.

Bu kitapta, görev ve yetki devri ile ilgili olarak aşağıdaki ilkeler ortaya konmaktadır:
1.İlke:Beklenen performansı tanımlanmamış bir sorumluluk devredilmemelidir.
2.İlke:Performans yeteneği olmayan birisine bir sorumluluk devredilmemelidir.
3.İlke:Yöneticiler bilinçli olarak işin eşit dağılımını teşvik eden bir şekilde devretmeye çalışmalıdır.
4.İlke:Yöneticiler bilinçli olarak fırsatların eşit dağılımını teşvik eden bir şekilde devretmeye çalışmalıdır.
5.İlke:Etkili devir, bireysel farklılıkların ve durumun gereklerinin bilincinde olmayı gerektirir.
6.İlke:Etkili devir devredilebilecek ve devredilemeyecek sorumlulukları ayırt edebilmeyi gerektirir.
7.İlkeevir kararı alınırken devredilen sorumluluğu normal koşullarda yerine getirmeye yetecek kadar yetki de verilmelidir.
8.İlke:Yönetici, seçilen elemana aktardığı yetkiyi ilgili herkese duyurmalıdır.
9.İlke:Bir sorumluluk bir elemana devredilmeden önce gerekli raporlar ve öteki kontrol süreçleri dikkate alınmalıdır.
10.İlke:Görev tamamlandığında yönetici bu olguyu derhal kabul etmeli ve mümkün olur olmaz geri besleme verilmelidir.
11.İlke:Bir eleman devraldığı sorumluluğu tamamlayıncaya ya da yönetici tarafından bu sorumluluk kendisinden alınıncaya kadar taşımalıdır.
12.İlke:Sorumluluğu devredebilirsiniz ama hesap vermekten kurtulamazsınız. Nihai sorumluluk yöneticidedir. Gerek kendi gerekse elemanlarının eylemlerinin hesabı ondan sorulacaktır.

21.Yüzyıl İçin Yönetim Tartışmaları Kitap Özeti

Kitabın Adı 21.Yüzyıl İçin Yönetim Tartışmaları
Kitabın Yazarı Peter F. DRUCKER
Yayınevi ve Adresi Epsilon Yayıncılık Hizmetleri Tic.San. Ltd.Şti. Osmanlı Sk. 24/4 80090 TAKSİM/İSTANBUL
Basım Yılı 1999
KİTABIN ÖZETİ

Bir fikir eseri olan kitap, 210 sayfadır. Kitapta; 1900'lü yıllardan bugüne kadar bilimsel olarak incelenmeye başlanan "Yönetim" olgusu ile ilgili kavram ve teorilerin değişikliğe uğrayıp uğramadığı tartışılmaktadır.

Günümüze kadar "Yönetim" kavramı birçok farklı açıdan incelenmiş ve formüle edilmiştir. Tarihi süreç içinde yirminci yüzyılın başlarında ilk önce klasik yönetim anlayışı geliştirilmiş, daha sonra bunu Neo-klasik anlayışın ortaya çıkışı takip etmiştir. Klasik anlayışa göre, insan sürecin bir parçasıdır ve makinelerden farksızdır. Bu anlayışa karşı toplumsal tepkiler oluşmaya başlayınca sadece insan ihtiyaçlarını tatmin etmeyi esas alan Neo-klasik anlayış, sosyolog ve psikologlar tarafından ortaya atılmıştır. Daha sonra önceki iki anlayışın sentezi ve biraz da geliştirilmiş şekli olan modern yaklaşım çerçevesinde "Sistem" ve "Durumsallık" Yaklaşımları gündeme gelmiştir. Kısaca organizasyonlar için genel değil, özel reçetelerin hazırlanması gerektiğini savunan modern yaklaşımı da, modern sonrası çağdaş kavram ve yaklaşımlar takip etmiştir. Yalnız bu çağdaş kavram ve yaklaşımlar önceki teoriler kadar genel kabul görmeyip bölgesel uygulamalar düzeyinde kaldığından henüz tam şekillenmemiştir denilebilir. İşte bu noktadan itibaren yönetim anlayışının gelecekte nasıl şekilleneceğini tahmin etmenin gereği gündeme gelmektedir.

Kitabın yazarı, bu kitapta yönetim olgusunun gelecekte takip edeceği yönü kestirmek üzere, geçmiş eğilimleri de dikkate alarak, konuyu altı ayrı başlık altında irdelemiştir.

Birinci bölümde yönetim konusunda şu ana kadar oluşmuş paradigmalar hakkındaki tespitlerini kaleme almıştır. Yazarın oluştuğunu düşündüğü paradigmalar arasında; yönetim olgusuna ilişkin varsayımların önemi, yönetimin sadece işletme yönetimi olarak algılanması, tek doğru organizasyon yapısını bulma çabaları, organizasyon içerisinde insanı yönetmenin tek doğru yolunu bulma gayretleri, teknoloji onun son kullanıcılarının sabitliğine ilişkin kabuller, yönetimin faaliyet alanının hukuki olarak ve politik açıdan belirlenmiş olması ile yönetimin ilgi alanına ilişkin kabuller yer almaktadır. Bu bölümde, önceki cümlede adı geçen paradigmalar yazar tarafından birer birer ele alınmış ve tartışılmıştır. Sonuç olarak, paradigmaların yanıtları verilmek yerine kasıtlı olarak sorular ortaya atılmıştır. Nedeni ise şu şekilde açıklanmıştır: "Modern toplumun ve ekonominin merkezi ne teknoloji, ne bilgi, ne de verimliliktir. Bu, sonuç üretmek amacıyla var olan ve toplumun bir organı olan yönetilen kurumdur. Yönetim, kurumların sonuca götürülmesinde kullanılabilecek çok önemli bir araçtır, işlevdir ve alettir. Bu nedenledir ki; nihai bir yönetim paradigmasına ihtiyaç vardır. Kurumun performansını ve sonuçlarını, kurum içinde ve dışında, kurumun kontrolünde ve kontrolü dışında etkileyen her şey yönetimin ilgi ve sorumluluğu dahilindedir.

İkinci bölümde; organizasyonları yeni stratejiler geliştirmeye iten nedenler ele alınmış ve incelenmiştir. Bunlar arasında; düşmeye başlayan doğum oranı, kullanılabilir gelir dağılımı, performansın tanımı ile ilgili yargı değişiklikleri, mevcut büyüme endüstrileri, küresel rekabet, ekonomik gerçekler ile politik gerçekler arasında artan uyuşmazlıklar sıralanmıştır. Sonuç olarak; bu sorulara cevap bulunduktan sonra stratejiler belirlenmelidir. Yapısal, ekonomik, sosyal, politik ve teknolojik dönüşümden kaynaklanan büyük değişimin yaşandığı günümüzde, mücadelede başarılı olamayan kurumlar piyasada tutunamayacaklardır.

Üçüncü bölümde; değişim liderliğinden bahsedilmektedir. Yazara göre değişimi kimse yönetemez, ancak değişimde uygulamaya konulacak politikalar üretilebilir. Bu politikaların amacı, sürekli iyileştirme olmalıdır. Başarıdan yararlanan kurumların değişimi yaratabileceği ifade edilmektedir. Bu arada, kurumların kaçınması gereken davranışlar da sıralanmıştır. Değişimin ancak, sürekli olursa kuruma yarar sağlayabileceği belirtilmiştir. Geleceğe yön vermek için değişime öncü olmak gerektiği vurgulanmıştır.

Dördüncü bölümde; enformasyon/bilgi tartışmalarının yapıldığını görmekteyiz. Yeni bilgi devriminden ve bilgi teknolojisinde teknolojiden bilgiye uzanan ilişki araştırılmaktadır. Ayrıca teknoloji uzmanları için tarihten alınması gereken bazı dersler dile getirilmiştir. Kurumların ve yöneticilerinin ne kadar bilgiye ihtiyaç duydukları tartışıldıktan sonra bilginin yönetilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Bilgi çokluğundan doğacak karmaşanın önüne geçmek için bilginin düzenlenmesi gerektiğine işaret edilmiştir. Bilgi ile beraber artık dışarı açılmanın kaçınılmaz olduğu ifade edilerek bölüm tamamlanmıştır.

Beşinci bölümde, bilgi işçisinin verimliliği konusu tartışılmıştır. Artık emek yoğun işgücünden bilgi yoğun işgücü devrine geçilmiştir. Yönetim olgusuna ilişkin ilk teoriler ortaya atılırken amaç; el işçisinin verimliliğini artırmaktı. Bunun için ilkeler geliştirildi ve el işçisinin gelecek dönemlerde de verimliliğini sağlamak için alınacak tedbirler belirlenmiştir. Şimdi bilgi işçisinin verimliliğine ilişkin verilerin, ilkelerin belirlenmesi zamanı... İşte bu bölümde bilgi işçilerinin verimliliğini artırmak için alınabilecek tedbirler tartışılmıştır. 21nci yüzyılda kurumların en değerli varlığının bilgi işçileri ve onların verimlilikleri olacağı ifade edilerek bölüm tamamlanmıştır.

Altıncı ve son bölümde ise; 21nci yüzyılda kurumlar için başarının sırrı olacak insan faktörü derinlemesine ele alınmıştır. Yazar, bilgi işçisi ve onların, yöneticinin yerine kendilerini koyduktan sonra her bireyin neler yapması gerektiğini incelemiştir. Herkesin kendisini nasıl yöneteceğini irdelerken, öncelikle bireyin güçlü yanlarının neler olduğunu belirlemesi gerektiğini vurgulamıştır. Daha sonra bireysel performansımıza ilişkin gerçekçi tespitler yapmamız gerektiği ifade edilmiştir. Bireyin, kendisinin nereye ait olduğunu sorgulamasının arkasından ait olduğu kuruma ne kadar katkı sağladığını düşünmesini tavsiye etmektedir. Uzun süre hizmet eden birisinin çalışma hayatında genç ve fikren canlı kalmayı öğrenmesi gerektiğine işaret etmektedir. Yazar, gelecekte insanların yapmakta olduklarını nasıl ve ne zaman değiştireceklerini; bunu nasıl ve ne zaman yapacaklarını öğrenmek zorunda kalacaklarını ifade ederek altıncı bölümü tamamlamaktadır.

Sonuç olarak; kitap gelecekten söz etmektedir. Kitapta anlatılan sorunlar, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin tümünde değişik dozlarda yaşanmaktadır. Yazara göre bu sorunları belirlemek, analiz etmek ve bunlara çözüm bulmak mümkündür. Bazı organizasyon ve yöneticilerin bu işi profesyonelce yaptığından bahsetmektedir. Bu kurumların/yöneticilerin kendilerini geleceğin mücadelesine hazırladıkları için gelecekte lider olacaklarını ve geleceğe hükmedeceklerini ifade etmektedir. Durup bekleyenlerin ise geride kalmaya mahkum olacağını, belki de hayatta kalmayı bile başaramayacağını iddia etmektedir.

21. Yüzyılda Türkiye Kitap Özeti

Kitabın Adı 21. Yüzyılda Türkiye
Kitabın Yazarı Prof. Dr. Emre KONGAR
Yayınevi ve Adresi Remzi Kitabevi- İstanbul
Basım Yılı 1998
KİTABIN ÖZETİ

Yazar, sosyolojik yönden Türk devlet ve toplum yapısındaki değişiklik ve gelişmeleri tarihî akış içerisinde ele alarak değerlendirdiği eserin birinci bölümünde; Osmanlı sistemi ile toprak düzeninin merkezi iktidara dayandığını, bu özelliğin ekonominin serbest piyasa ekonomisi kuralları içinde olmasını ve sermaye birikimini engellediğini, batılılaşma çabalarının, devlet üzerindeki batı denetimini ve ekonomik baskıyı artırmaktan başka bir işe yaramadığını, buna karşılık Atatürk'ün; batılılaşmayı, ülkeyi batı baskısından kurtarmada bir araç olarak kullandığını anlatmaktadır.

Yazara göre, Osmanlının son dönemindeki siyasal birikimini, dine ve padişah otoritesine dayalı bir anayasal monarşi ile milliyetçilik akımları etkisinde parçalanmış yabancı denetimi altında bir devlet yapısı, ideolojik birikimin temelini ise imparatorluğun çöküş döneminde gecikmiş olarak ortaya çıkan, Türk Milliyetçiliği akımı oluşturmaktadır.

Kurtuluş Savaşı, Mustafa Kemal'e dağılan, parçalanan ülkenin tüm siyasal ve kültürel yapısını değiştirmek için bir araç olmuştur. Atatürk siyasal inkılâpları ile eğitim, kültür ve hukuk alanındaki yenilikleri, batı dünyasının yüzyıl önce geçirmiş olduğu toplumsal ve ekonomik değişmeleri hızla gerçekleştirmenin aracı olarak kullanıyordu. Böylece çağdaş ve dışa dönük bir toplum modeli yaratmayı amaçlamıştır.

Yeni Cumhuriyetin amacı dış denetimden arınmış girişimci ruhlu millî bir sermaye sınıfı yaratmaktır. Bu siyasetin temeli olarak 1923 yılında Cumhuriyetin sahip olduğu toplumsal ve ekonomik yapıyla, Atatürk'ün kurmuş olduğu ilkeleri esas alınmış, ekonomi siyasetinin ana ilkeleri İzmir İktisat Kongresinde belirlenmiş ve geliştirilmek istenen sermaye sınıfına ise devletçilik ilkesi ile yön verilmiştir.

İkinci bölümden itibaren ise 20'nci yy'da Türkiye ve dünyada ortaya çıkan gelişmeler değerlendirilerek, 21.yüzyıl Türkiye'sinin durumunun belirlenmesinde dış dünyadaki gelişmelerin ve uluslar arası sermayenin etkili olacağı, en büyük adımı ise Avrupa Birliğine girme isteğinin oluşturacağı, dağılan Türk Cumhuriyetleriyle artan ilişkilerin, ekonomiyi olumlu yönde etkileyeceği yönünde görüş ileri sürülmektedir.

Küreselleşme çerçevesinde bir bölgesel güç olarak dünya arenasına çıkmasının ise bölgede komşularıyla iyi ilişkiler geliştirebilmesinin, dünya üzerinde Japonya'dan ABD'ye kadar çeşitli ekonomik ve siyasal ittifaklar oluşturabilmesine bağlı olduğu, ancak halen Türk ekonomisinin belli aşamaları geçirmiş olmakla beraber sağlam ve sağlıklı yapıya kavuşamadığı ve dış dünyaya bağlı hareket edemediği değerlendirmesi yapılmaktadır.

1950 yılında çok partili döneme geçişle birlikte, ulusal sermaye sınıfı da belirginleşmeye başlamıştır. 1950'den sonraki gelişmeler döneminden itibaren çoğu zaman siyasî mülahazalarla ve siyasal alanda demokratikleşmeye paralel olarak, Atatürkçülük'ten bazı sapmalar ortaya çıkmıştır.

1980 sonrası yaşanan ekonomik gelişmeler; 21'nci yüzyıl Türkiye'si açısından tarım kesiminin de artık sanayi ülkelerindeki yapıya yavaş yavaş yaklaştığını göstermektedir.

Yazar önümüzdeki dönemde Türkiye'nin içinde bulunduğu sosyal, siyasal ve coğrafi konum itibarıyla karşılaşabileceği durumlar hakkında şu değerlendirme ve tahminleri yapmaktadır;

Toplumsal yapının ve değişmenin göstergesi incelendiğinde teknolojik gelişme ile nüfus artışının ters orantılı geliştiği görülmüştür. Demografik dağılımın bozukluğu kaynakların etkin kullanımını zora sokmaktadır. İlk ve orta öğretimle birlikte yüksek öğretim durumu incelendiğinde, gerek nitelik, gerekse nicelik bakımından 21'nci yüzyılda Türkiye'nin ihtiyaçlarına cevap vermekten uzak olduğu görülmektedir. Devlet, çalışan nüfusun sosyal güvenlik ihtiyaçlarını karşılamada son derece yetersiz kalmakta, sosyal devlet statüsüne uygun hareket edememektedir. Türkiye'nin en önemli sorun alanları, fiziksel, hukuksal, siyasal ve toplumsal olarak kent hukuku dışında gelişmiş olan eski gecekondu bölgeleri olacaktır.

Yazar, önümüzdeki yüzyılda Türkiye'nin, Amerika Birleşik Devletleri, büyük sermaye ve askerî bürokrasi olmak üzere üç merkezli gücün yönlendirileceğini, dış dünyadan gelen siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda farklı etkileri olan küreselleşme, kaçak yapılaşma ile simgeleşen ve tüm siyasal ahlâkı da pençesine alan bir yağma kültürünü temsil eden kentleşme, hem Cumhuriyetin tarihinden gelen hem de evrensel oluşumların desteklediği, katılım ilkesinin yaygınlaşmasında ve etkinleşmesine dayalı olan demokratikleşmeden oluşan üç temel sürecin etkisinde kalacağını düşünmektedir.

Gelecek yüzyılda, Türkiye'deki toplumsal sınıflar ile siyaset arasındaki ilişkiler bire bir ekonomik kökenli olmayacağı, buna karşılık ideolojik oluşmaların da bu ilişkileri önemli ölçüde etkileyeceği gözlenmektedir.

Türkiye gelecekte üç temel sürecin etkisinde kalacaktır. Birincisi, dış dünyadan gelen siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda farklı etkileri olan küreselleşme, ikincisi, kaçak yapılaşma ile simgeleşen ve tüm siyasal ahlâkı da pençesine alan bir yağma kültürünü temsil eden çarpık kentleşme, sonuncusu ise, hem Cumhuriyetin tarihinden gelen hem de evrensel oluşumların desteklediği, katılım ilkesinin yaygınlaşmasında ve etkinleşmesine dayalı olan demokratikleşmedir.

Önümüzdeki yüzyılda, Türkiye'yi yönlendirecek belirleyici güçler de üç merkezli görünmektedir. Birinci güç, dış dünyanın belirleyiciliği açısından tarihsel olarak da Türkiye'nin biçimlenmesinde önemli roller oynamış ve küreselleşme süreci ile bu konumu iyice kurumlaşan Amerika Birleşik Devletleri, ikinci güç; gelişmesi için kendisine destek verilmiş olan ve sonunda kitle iletişim araçlarının mülkiyetine de sahip olarak bu gücünün doruğuna ulaşmış olan büyük sermaye, üçüncü güç ise, Türkiye'nin çağdaş bir millî devlete geçişinde rol oynayan, bölücü terör ve şeriat tehdidi karşısında yeniden ön plâna çıkan askerî bürokrasidir.

Küreselleşmenin birinci niteliği, siyasî ve askerî alanda Amerika Birleşik Devletlerinin egemenliği ve dünya jandarmalığı rolüne soyunmuş olması, ikinci niteliği, ekonomik alanda uluslar arası sermayenin egemenliği, üçüncü niteliği tüm dünyada bir örnek tüketim kültürü oluşturulması, dördüncü niteliği ise mikro milliyetçilik akımlarını güçlendirmesidir.

Yazar kitabında, 21. yüzyıla girerken Türkiye'nin toplumsal yapısını ve değişmesini dış dünyadaki gelişmelere paralel olarak ele almış, ülkede yaşanan sorunlara tarihsel perspektifte siyasal ve ekonomik oluşumlara objektif olarak çözümlemesini yapmıştır.

Kitapta 21. yüzyılda karşılaşacağımız muhtemel sosyo-ekonomik problemler ile bunların çözüm yollarını ülkenin gerek kendi iç dinamikleri, gerekse dış öğelerin dayatacağı oluşumları, bunların sosyal, siyasal ve ekonomik alandaki etkilerini bir anlamda tahmin olarak da bulmak mümkündür.

Yazar toplumsal yapı ve değişimi çözümlerken olaylara her bir konu için sistematik ve kronolojik olarak yaklaşmıştır. Bu da okurun her konu hakkında siyasal ve ekonomik dönemler arasında birbirini tamamlayan geçişler yapmasını kolaylaştırmıştır.

21'nci yüzyılda dış dünyadaki küreselleşme, uluslar arası sermaye, demokratikleşme gibi oluşumların ülkemizi nasıl etkileyeceği okurla paylaşılmış olup, özellikle karar alıcılar ve politika oluşturuculara yön verecek çarpıcı sonuçlar çıkartılmıştır.

Kitabın bir özelliği de dilinin anlaşılır olması ve ulaşılan sonuçların net ifadelerle anlatılmasıdır.

Üçüncü Dalga Kitap Özeti

Kitabın Adı Üçüncü Dalga
Kitabın Yazarı Alvin TOFFLER
Yayınevi ve Adresi Altın Kitaplar Yayınları, İSTANBUL
Basım Yılı 1981
KİTABIN ÖZETİ:

Alvin Toffler, çağımızın önemli yönetim ve gelecek bilimcileri arasındadır. Yazdığı kitaplar tüm dünyada önemli bir okuyucu kitlesi tarafından takip edilmekte ve bir çok şirket ve yöneticiye geleceğe dönük planların yapılması aşamasında ışık tutmaktadır. Yazar bu yapıtının hazırlanmasında çok çeşitli kaynaklardan yararlandığını açıklamıştır. Bunlardan bir bölümü; çeşitli ülkelerde yayımlanan 534 kitap, gazete, dergi, rapor vb. Yazar dünyanın dört bir yanında değişikliğin yaratıcısı olan kişilerle yaptığı görüşmelerin kitabın hazırlanmasında önemli bir yer tuttuğunu belirtmektedir. Aile uzmanları, fizikçiler, şirket yöneticileri, generaller, meclis ve hükûmet temsilcileri, başbakanlar ve de toplumun çok geniş ve çeşitli kesitlerinden gelen kimselerle yapılan görüşmeler neticesinde varılan tespitler olarak ortaya çıkan bu kitap, dünyayı şekillendiren yaratıcı insanların mevcut, geçmiş ve geleceğe bakış açılarını, değerlendirmelerini ortaya koyarak, bir anlamda geleceğimizi şekillendirecek olan bu insanların görüşlerinden yararlanarak kendi geleceğimize hazırlık yapabilme yeteneğimizi arttırmayı hedeflemektedir.

Alvin Toffler, dünya tarihini bütüncül bir bakış açısıyla tarihin ilk sayfalarından başlayarak günümüze kadar getirmekte, böylece sistem anlayışının bireysel bazda önemli bir yararına dikkat çekmektedir. Şöyle ki; Alvin Toffler tarihin her safhasında, bireyin içinde bulunduğu global ve daha dar çevredeki değişkenlerin neler olduğunu bilmesinin, yaptığı faaliyetler üzerindeki verimlilik etkisini önemli bir şekilde arttıracağını, güzel ve anlaşılır bir ifadeyle ortaya koymaktadır. Alvin Toffler, bu yaklaşım çerçevesinde tarihi üç safhada ele almakta ve kendi deyimiyle bunları dalgalar olarak nitelendirmektedir. Bu dalgalar şunlardır;

§ 1nci dalga : Tarım Toplumu
§ 2nci dalga : Sanayi Toplumu
§ 3ncü dalga : Bilgi Toplumu

Alvin Toffler, birinci dalga olarak tarım toplumunu almaktadır. Çünkü tarihin ilk sahnesinden bu yana tarım, insan ihtiyaçlarının giderilmesinde önemli bir yer tutmuş ve tarımın temel dayanak noktası olan toprak için milletler arasında mücadeleler verilmiştir. Tarım toplumlarının temel özellikleri olarak, tüm yaşama biçimlerini toprağa dayandırmaları olmasıdır. Bu kendini yönetme şekillerinden gelenek ve göreneklere kadar çeşitli biçimlerde göstermekte olup, tarım toplumlarının başarısının içinde bulunulan ortamın değişkenlerinin iyi anlaşılması ve kullanılmasıyla mümkün olacağı belirtilmektedir. Tarih sahnesine bakıldığında, dünya 1 nci dalga içindeyken toprağını en verimli şekilde kullanabilen toplumların diğerleri üzerinde bir güç alanı oluşturdukları görülmektedir. Bu güç alanının oluşturulmasındaki temel prensip sadece tarım toplumları için değil, sanayi ve bilgi toplumları için de geçerli olup, bu prensip; içinde bulunulan dalganın değişkenlerinde sinerjik bir şekilde yararlanabilmektedir. Bu ise yönetim temel fonksiyonları olan planlama, teşkilatlandırma, emir-komuta, koordinasyon ve kontrolun ülke bazında içinde bulunulan dalganın değişkenleriyle bir sistem anlayışı içinde bütünleştirilmesiyle mümkün olabileceğidir. Ancak bu şekilde sinerji prensibi gerçekleştirilmiş olacaktır.

Alvin Toffler, ikinci dalga olarak sanayi toplumlarını belirtmekte olup, bu toplumların dayanak noktasının ise makineleşme olduğunu söylemektedir. Sanayi toplumlarının başarısının da, gene aynı prensiple, sanayi toplumunun içinde bulunduğu değişkenlerin, makro yönetim felsefesinde dikkate alınmasıyla mümkün olabileceğini belirtmektedir. İkinci dalganın başlangıç zamanı olarak İngiltere'de 1830'lu yıllarda başlayan sanayi devrimini ve bu devrimle ortaya çıkan toplumsal değişmelerin içinde bulunulan ortamın yanıltıcı körlüğü dikkate alınmadan anlaşılabilmesi ön plana çıkarılmaktadır.

Alvin Toffler, son olarak üçüncü dalga yani bilgi toplumundan bahsetmekte ve halen içinde bulunduğumuz bilgi çağının değişkenlerinin, ilk iki dalga ve bunların özelliklerine bütünsel bir bakış açısıyla bakarak başarı kriterlerinin tespiti ve dolayısıyla da bireysel ve toplumsal analojiler yaparak ortamsal körlükten kurtulunmasını, kalite ve verimlilikte ulusal rekabet avantajının elde edilebilmesini sistemsel bir bakış açısıyla ortaya koymaktadır.

Üçüncü dalganın ortaya çıkışında 1 ve 2nci dalganın dinamik bir evrimleşmesi söz konusudur. İşte bu yüzden "Üçüncü Dalga" ana çizgileriyle bir sentezi dile getiren bir kitaptır. Yazara göre çoğumuzun içinde büyüdüğü eski uygarlığı anlatır ve burnumuzun dibinde yeşermekte olan yeni uygarlığın geniş çaplı ve ihtiyatla çizilmiş bir tablosunu sunmaktadır.

Yazara göre yeni uygarlık o denli farklı ki, doğrudur diye bellemiş, benimsemiş olduğumuz bütün eski görüşlerimizi zorlar. Eski düşünce tarzları, eski formüller, öğretiler, ideolojiler, geçmişte ne denli yararlı olmuş olurlarsa olsunlar, artık bugünün gerçeklerine uymamaktadır. Yeni değerler ve teknolojilerin yeni jeopolitik ilişkilerin, yeni yaşam biçimleri ve haberleşme yöntemlerinin etkisiyle ortaya çıkan bu dünya, yeni fikirleri, yeni benzetmeleri, yeni sınıflandırmaları ve kavramları da gerektiriyor. Yarının embriyon halindeki dünyasını dünün kalıpları içine sıkıştıramayız.

Üçüncü dalga yukarıda sıralanan bu olanakları anlatacaktır. Yazara göre kitabın savı şudur: Bütün bu yıkıntıların, çöküntülerin ortasında yeni doğuşların, yeni yaşamların belirtilerini şimdiden görebiliriz. Açıkça tartışmaya yer bırakmayacak biçimde görülecektir ki, aklımızı kullanırsak ve biraz da talihimiz yaver giderse, yeni ortaya çıkacak uygarlık, şimdiye dek gördüklerimizden çok daha sağlıklı, çok daha mantıklı, çok daha dürüst, çok daha demokratik olabilir.

Alvin Toffler'ın belirttiğine göre kitabın bu temel savı doğruysa, önümüzdeki geçiş yılları fırtınalı ve bunalımlarla dolu olsa bile, uzun dönemde iyimser olmamız için bir çok neden vardır.

Mürebbiye / Hüseyin Rahmi Gürpınar Roman Özeti

Romanın Özeti

Bazı önemli devlet memurluklarında bulunmuş olan Dehri Efendi, emekliye ayrıldıktan sonra kendisi*ni okumaya ve incelemeye vermiştir. Geniş konağında*ki kitaplarla dolu özel odasında, sayılan ve korkulan bir aile büyüğü olarak vakarla yaşamaktadır. Konak oldukça kalabalıktır. Kızı, kızının içgüveylisi olarak ev*de barınan kocası, okula giden oğlu, ilk karısının ölü*münden sonra bir cariyesinden doğma iki küçük ço*cuğu, dışarıda kendini idare edemeyip sonunda ağa-beysinin koltuğuna sığınmış kırklık kırk beşlik züppe kardeşi, kâhya kadın, hizmetçi, uşak, aşçı... hatırı sa*yılır bir nüfus meydana getirmektedir.
Dehri Efendi, birgün, cariyeden doğma iki küçük çocuğunu eğitmek üzere konağına genç ve güzelce bir mürebbiye alır. Bu, aslında başından türlü olaylar geçmiş, tesadüfün İstanbul'a düşürmüş olduğu güzel*ce bir Fransız kadınıdır.
Mürebbiye'nin konağa gelmesiyle birlikte ortalıkta tedirgin bir hava eser: Dehri Efendi'nin züppe ve işsiz güçsüz kardeşi, konağın damadı, yani çirkin kızının kocası Sadri, ayrı ayrı yollardan Anjel adlı mürebbiye*ye kur yapmaya başlarlar. Kadın, biraz hafifliği, biraz da onları sızdırmak isteği ile her iki adamla da ilişki kurar. Bu arada, çiçeği burnunda bir genç olan okul öğrencisi Semi de mürebbiyeye yakınlık duymaya baş*lamış, sonra tecrübesizliğin verdiği heyecanla ona ada*makıllı bağlanmıştır. Anjel, ötekiler gibi, Semi Beyi de idare etmeyi başarır,

Genç Fransız kadını gecelerini, düzenli bir şekilde, bu üç erkek arasında paylaştırmışür. Bir süre bu du-
rum kazasız belasız devam ederse de, ilk olarak kâhya kadın işin farkına varıp, zaten sevmediği bu frenk ka*dınına bir suçüstü yaptırmayı tasarlar. Ancak, o ted*birlerini alıncaya kadar o gece ziyaretleri tesadüfen bir araya raslayan erkekler savuşurlar. İftiracı durumuna düşen kadıncağız da Dehri Efendi tarafından konak*tan kovulur. Bu arada artık karasevdalı hâline gelmiş olan Semi, mürebbiye'nin başkaları ile olan ilişkisini öğrenmiş, çılgına dönmüştür. Niyeti, Anjel'in ihanetini kesinlikle ispatladıktan sonra, onu öldürmek, ardın*dan da intihar etmektir.

Genç çocuk, bir gece yansı, beklediği zamanın ve fırsatın geldiğini anlar: Anjel'in odasında yine yabancı bir erkek bulunmaktadır. Kıskançlıktan, kinden, öfke den çıldırmış bir halde mürebbiye'nin kapısına daya*nır. Rezelerini önceden gevşetmiş olduğu kapıya bir yüklenişte içeriye dalar. Anjel'in kılık ve kıyafetinden, korku ve aşırı telaşından içerde birinin bulunduğu ve bir tarafa sakladığı, gün gibi açıktır. Semi, orayı burayı fellik fellik arar; kimseyi bulamayınca aklına odadaki büyük aynalı dolap gelir. Burası kilitlidir ve anahtarı da genç kadındadır. Mürebbiye, Şemi'nin ısrarla ve tehditle istediği anahtan vermemek için olanca gücüy*le direnir. Delikanlı, zinciri koparırcasına çekip dolaba yüklenirken kadın düşüp bayılır. Semi, titreyen elleriy*le dolabı açar; açar ama gördüğü manzara ile kendisi de oracıkta bayılır:
Dolaptaki çapkın, onun aklının ucundan bile geç*meyen bambaşka birisi, saçı sakalı ile bizzat Efendi babası Dehri Efendi'dir.

KÜRK MANTOLU MADONNA - Sabahattin Ali Kitap Özeti

KÜRK MANTOLU MADONNA - Sabahattin Ali

Kitap Hakkında:

"Kuyucaklı Yusuf" adlı filmi hemen hemen herkes izlemiştir. Ben yıllar önce bu filmle tanımıştım Sabahattin Ali'yi. Kürk Mantolu Madonna ise yazarın en çok okunan ve okuyanı etkisi altına alıp, zihninizde film karelerinin canlanmasına neden olan özel bir roman. Yazarın hayatına şöyle bir göz attığınızda içinde gizem, tutku, duygusal yanı gelişmiş, sözel olarak güçlü fakat bir takım talihsiz olaylardan kendini koruyamamış bir adamın portresini görüyorsunuz.

Kitabın giriş bölümünde Füsun Akatlı yazarın hayatıyla ilgili çarpıcı ayrıntıları barındıran bir önsöz yazmıştır.Sabahattin Ali, Edebiyat dünyasında birçok yazar, eleştirmen ve okuyucu tarafından ayrı bir yere sahiptir ve hep öyle kalacaktır.

Eser'de ana karakter olan Raif Efendi'nin kendi halinde keskin sükunetinin ardında gizlediği hayatını ve sevdiği kadına kendi tabiriyle Kürk Mantolu Madonna'sına ulaşmak için verdiği tutkulu mücadele anlatılıyor.Eşsiz anlatım, ruha dokunuş, kaybediş, umutsuzluk...

Kitabın İncileri

edense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz.s.15

Herşeye hazır bulunan ve kimden ne geleceğini bilen bir insanı sarsmak mümkün müdür?s.23

İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.s.33

Ben ev halkına niçin bu yalanı söylediğini değil, bana niçin hakikati söylediğini merak ediyor fakat bundan biraz da gurur duyuyordum: Bir insana başkalarından daha yakın olmanın gururunu.s.37

Bir kadın herhangi bir şekilde hoşuma gidince ilk yaptığım iş ondan kaçmak olurdu.s.60

İnsanlara olduklarından başka gözlerle bakmakta ısrar edişime içerliyordum.s.71

Dünyada bana hiçbirşey, tabiattan melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir.s.73

O zamana kadar bütün insanlardan esirgediğim alaka, hiç kimseye karşı tam manasıyla duymadığım sevgi sanki hep birikmiş ve muazzam bir kütle halinde şimdi bu kadına karşı meydana çıkmıştı.s.87

Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? Fakat bu hep böyle değil midir? Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz?s.88

Bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu...

Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk.s.89

Başkasına merhamet etmek, ondan daha kuvvetli olduğunu zannetmektir ki, ne kendimizi bu kadar büyük, ne de başkalarını bizden daha zavallı görmeye hakkımız yoktur.s.96

Ruhlarımız için en lüzumlu, en kıymetli olan şeyleri birbirimizde bulduktan sonra diğer teferruatı görmemezlikten gelmek, daha doğrusu büyük bir hakikat için küçük hakikatleri feda etmek, daha insanca ve daha insaflı olmaz mıydı?s.96

Fakat karşısındakinin her kanaatini doğru bulup benimsemek için vesile aramak da bir nevi ruh yakınlığı alameti değil miydi?s.108

İnsanlar arasında çeşit çeşit kendini gösteren bütün sevgiler, sempatiler bir nevi aşktı. Yalnız yerine göre isim ve şekil değiştiriyorlardı. Kadınla erkek arasındaki sevgiye hakiki ismini vermemek bir nevi kendimizi aldatmaktan başka birşey değildi.s.109

Halbuki arkadaşlık devamlıdır ve anlaşmaya bağlıdır. Nasıl başladığını gösterebilir ve bozulursa bunun sebeplerini tahlil edebiliriz. Aşka girmeyen şey ise tahlildir.s.109

Aşk dağıldıkça azalan birşey değildir.s.110

Kadın sevebileceği zaman sevmiyor, ancak tatmin edilmeyen arzulara üzülüyor, kırılan benliğini tamir etmek istiyor, kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu.s.125

Bir kadının bize herşeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbirşey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı birşey.s.125

Hayat beni kaybetmekle hiçbirşey ziyan etmeyecekti.s.127

Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu.s.141

Hayatta en güvendiğim insana karşı duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi.s.152

Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor.s.153

Faust Kitap Özeti

KİTABIN ÖZETİ
Kitap iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde sadelik hakimdir, olaylar tek bir motif etrafında geçmektedir. Anlaşılması büyük bir zorluk göstermez. İkinci bölümde ise bir bütünlük kurmak güçtür. Anlaşılması ve olaylarla bağlantı kurmak , ilişkilendirmek çok zordur.
FAUST: Faust, latince mutluluk demektir. Faust, bilgi ihtirası içinde kıvranan karamsar bir tipi anlatır. Bilim uğruna bütün ömrünü harcamış, nefsine bütün dünya hazlarını yasak etmiş ve tam anlamıyla yasak bir ömür geçirmiş olmasına rağmen, amacına ulaşamamış olmanın ızdırabı içindedir. Bu hal içinde şeytana teslim olduktan sonra, onun akıbeti çeşitli Faust efsanelerinde türlü türlü gösterilmiş ve dünyaya beyan edilmiştir.
MEFİSTO: Mefisto'ya şeytan demek yerinde olur. Mefisto sadece fenalıkları sürükleyen bir hüviyet olmakla kalmaz, aynı zamanda bir çeşit Azrail rolünü de üstlenmektedir.
Eserin anlatımı çok sadedir. Faust, zamanın bütün bilimlerini tahsil edip bitirmiştir. Artık öğrenilecek bir bilim kalmamıştır. Fakat görmektedir ki; gerçeği bulma sahasında bütün bu bildiği şeyler kendisini bir adım bile ileriye götürmemiştir. Halbuki zamanın olanaklarından çok, ileriye göz diken bir ihtirasla, salt gerçekleri anlamak ve bilgi sahibi olmak arzusundadır. Normal bilgi edinmek yollarından bir hayır gelmeyeceğini anlamıştır. Böylece son umut olarak, kendisini büyücülüğe vermiştir. Ruh kuvveti sayesinde arzu ettiği bilgileri elde edebileceğini ummaktadır.

Gökte Tanrı ile Şeytan aralarında bir bahse tutuşmaktadırlar. Şeytan Faust'u kolayca baştan çıkartacağını onu asli kaynağından uzaklaştırıp, sapıklığa sürükleyebileceğini iddia etmektedir. Tanrı ise, insanın yaradılış itibarı ile iyi olduğunu ve yeryüzünde bir gaye için çalışırken yanılabileceğini, fakat şeytan araya girse bile yine kendi ruhunun iyiliği sayesinde doğru yolu bulabileceğini bilmektedir. Bu itibarla şeytanı Faust üzerinde deneme yapmakta serbest bırakmıştır.
Faust, büyücülükle uğraşırken, alışılmış şekilde, ruh çağırmaya başlar. Bu çağırmaların birinde Mefisto karşısına çıkar. Faust, hayattan bezgindir. Hiçbir şeyden tat almamaktadır. Oysa Mefisto, ona parlak vaatlerde bulunmaktadır. Nihayet aralarında bir sözleşme yapılır. Faust der ki; beni istediğin yere götür. Eğer bir an gelip ben, zamana, "dur geçme, ne kadar güzelsin" diyecek kadar bir mutluluk duyarsam, artık ölmeye razı olurum.

Bu bahislerden sonra Mefisto, mel'un teşebbüslerine başlar. O ana kadar kitapların içine kapalı kalmış Faust'u küçük ve büyük alemlerde dolaştırır. Sefil meyhanelerden, en lüks saraylara kadar her yeri gezdirir. Bir taraftan da Faust'u türlü içkilere alıştırır. Bir büyücü kadına hazırlattığı aşk içkisini Faust'a içirdikten sonra, onun karşısına masum Margaret'i çıkarır. Faust 25 yaşındaki bir gencin heyecanı ile kızcağızı sever. Kız da masum duygularla bu aşka karşılık verir. Bu yüzden rahatça baş başa kalabilmeleri için annesinin fincanına Faust'un verdiği zehiri damlatır. Kadıncağız ölür. Margaret, Faust'dan olan çocuğunu boğar. Bu yüzden Margaret'in kardeşi de Faust tarafından öldürülür. Böylece Faust'un eli kana bulanır. Margaret'i hapisten kurtarma denemesi de başarılı olmaz.
Araya Yunan güzeli Helena girer. Faust ona da aşık olur. Fakat aradığı mutluluğu burada da bulamaz. Nihayet İncil'in bir sözüne göre düşünmeye başlar. Yani yaradılışın ilk eseri "söz" müdür, "anlam" mıdır, "faaliyet" midir? Faust beşeri mutluluğu faaliyette bulur. Bir bataklık sahayı bayındır haline getirmeyi tasarladığı anda bir nevi murada erer ve zamana "dur geçme, çok güzelsin" der.
Sonuç olarak yazar her iki bölümde de insan karakterini oldukça detaylı bir şekilde dile getirmiştir. Fakat yazar isterse bir konuyu nasıl haşmetli, heybetli bir sadelik ve bütünlükle işleyebileceğini göstermiştir. Bununla birlikte bazı bölümlerinin anlaşılması ve olaylarla bağlantı kurmak çok güçtür.

Kültür Kuramı Kitap Özeti

Kitabın Adı Kültür Kuramı
Kitabın Yazarı Nermi UYGUR
Yayınevi ve Adresi Yapı Kredi Yayınları, İstanbul
Basım Yılı 1996
KİTABIN ÖZETİ

Kültür Kuramı, eski ya da yeni kültür öğretileri üzerine genel bilgiler yansıtan bir başvuru kitabı olarak değil, yazarın düşünce felsefeleri ve düşünce kazısı olarak adlandırdığı felsefi bir kültür kuramı arayışı etrafında yoğunlaşan bir kitaptır. Yazar kültür kuramının belki de tam bir sınırı olamayacağını çarpıcı örnekler ve alt başlıklar altında okuyucuya sunmakta ve "sağduyudan uzak düşmeyen herkes tıkız bir kültür kuramının ne denli dallı budaklı birikimler getirdiğini bilir" diyerek eksiksiz bir kültür kuramının mevcut olamayacağını ifade etmektedir. Yazar, kendi deyimiyle felsefi açıdan eli ayağı düzgün bir kültür anlayışını aramaktadır bu kitabında. Kitap on alt bölümden oluşmaktadır. Örneğin aşağıda örneklenen bölümlerde, Kültür Kuramı'nın okuyucuya vermek istediği kuramsal ancak gerçek hayata yansıtılabilecek pratik konular görülebilmektedir.

"Dil, Kültür ve Eğitim" bölümünde, çağdaş Batı Avrupa'daki çok kültürlülükten bahsedilmekte ve dil, kültür ve eğitim arasındaki bağlar fenomenolojik olarak incelenmeye çalışılmaktadır. Bu yapılırken dilin, kültürün ve eğitimin tanımları yapılmaktadır. Bu kavramların ve fenomenlerin insan hayatına ve değişik toplumlara yapabileceği ve yaptığı katkılar anlatılmaktadır.

"Kültürler Arası Düşünceler" bölümünde, günlük yaşamın felsefesi irdelenmekte ve bunun kültür açısından önemi ve yeri değerlendirilmektedir. Bu bölümde Türk Dili'nin felsefesi üzerinde durularak dilbilimsel ve felsefi bazı bilgiler verilmektedir. Dilin toplum ve düşünceler üzerine etkileri ele alınarak dilin ve farklı dillerin yarattığı fiziksel ve anlamsal etkilerden bahsedilmektedir.

"Marcel'de Ben-Sen Bağı" bölümünde, felsefenin en alıcı ayrımı olan kişiler arası ayrımdan ve özellikle ben-sen ikileminden bahsedilmektedir. Marcel'in "varoluş" konsepti ve "yalnızlık" veya "tekbencilik" gibi kavramlar farklı bir açıdan ele alınarak okuyucuya düşünme ve kendini yargılama ortamı yaratılmaktadır. Bu bağlamda çok boyutlu dinamik bir yaşama evreninin ortasında bulunan bir "ben" kavramı incelenerek başka insanlarla arasındaki farklar felsefi olarak ortaya konmaktadır.

"Ahlakın Bilimce Temellendirilmesi" bölümünde, tanışma, görüşme, dövüşme, giyinme, yargılama ve değerlendirme gibi bir çok davranışın teorik ve pratik değerleri ile farklı toplumlar içindeki önemleri ve rolleri üzerinde durulmaktadır. Bilimsel açıdan ahlakın ne demek olduğu ve "bilimce" bir temellendirmenin mümkün olup olamayacağı ele alınmaktadır. Eğer bir temellendirme varsa ve mümkünse bu nasıl olacaktır? İşte bu bölümde bu ve bunun gibi sorulara cevap aramaktadır yazar.



Sonuç olarak Kültür Kuramı, en küçük ama en önemli varlık olan "ego" kavramında başlayarak daha komplekse doğru giden ve toplumdaki farklı değişkenler içinde kültür teriminin farklı anlamlarını ortaya çıkarmaya hedefleyen bir çalışmadır. Bunu yaparken çok çarpıcı örneklemeler yapmaktadır ve okuyucuya kendini de içinde hissettiği bir sanal toplum yaratmaktadır. Sadece metafizik konuları değil mantık kuramları vasıtasıyla da örnekler ve çıkarım ortamları zenginleştirilmektedir. Yazar, Bertrand Russel'in doğruluk anlayışından bahsederken şöyle der: "Russel'ı belli bir 'izm'in darlığına kapanmaktan; tüm bilgileri 'doğru' yada 'yanlış' olmak bakımından tek ve şaşmaz bir ölçeğe vurmaktan; kuram uğrunda güdükleşmekten kurtaran, hiç kuşku yok ki, ustalıkla uyguladığı çözümleyici yöntemdir." Yazar, Russel'ın yalınlığa verdiği önemden bahsederek, onun doğruluk anlayışını ifade etmeye çalışmaktadır. Bütün bu alt bölümler bir sonucu olarak denilebilir ki: "Bir kültür kuramı, biçimi ve içeriği saymakla tükenmeyecek öğeler kapsar. Evet tanımlanması zordur, ancak tanımlanmaya başladığımızda ise felsefenin ve bilimin ışığında bilmediğimiz bir çok ilginç ve aydınlatıcı yere gidebiliriz.

Acımak Roman Özeti

1.Eserin Adı:Acımak
A.Yazarı: Reşat Nuri GÜNTEKIN
B.Baskı Yılı: 1982
C.Sahifesi: 124
D.Basıldığı Matbaa: İnkılap ve Aka Kitapevleri A.Ş




2.Eserin Kısa Özeti:
Merkezde öğretmenlik yapan Zehra ismindeki bir baş ögretmenin babasi hastadır. Zehra öğretmen merkezde bulunan öğretmenlerin içinde en iyisidir, çünkü görevi için canla, başla çalışan birisidir. Maarif Müdürü olan Tevfik Hayri Bey Zehra öğretmeni çok yakından tanıyan ve bilen birisidir. Fakat Maarif Müdürü Zehra’nın babasının hasta olduğunu öğrenir. Ve izin almak için Mebus Şerif Halil Bey ile konuşur. Zehra’nın iyi birisi olduğunu canla başla çalıştığını görevinin bilincinde olduğunu anlatır ve konuşurlar ama acıma ruhunun olmadığını belirtir. Öğrencilerden okula geç gelenleri, üstü başı yırtık olanları affetmediğini belirtir. Halil Bey şaşırmıştır, çünkü Zehra’nın babasız olduğunu sanmaktadır. Tevfik Bey ile Şerif Bey okulları teftişe gider ve ilk olarak Zehra’nın okulundan başlarlar ve babasının hastalığından söz ederler ama Zehra babasının olmadığını söyler ve onlarda üstelemezler ama hasta kelimesini duyunca Zehra değişmiştir.
Maarif Müdürü bu olayı halletmek için hemen harekete geçer ve iki gün sonra İstanbul’dan gelen resmi bir telgrafla Zehra’nın babası olan Mürşit Efendi’nin hasta ve ölmek üzere olduğunu ve öğretmenin hemen yola çıkması gerektiğini belirtmiştir. Tevfik Bey Zehra’yı odasına çağırır ve durumu tekrar anlatır. Hemen babasının yanına gitmesi gerektiğini ona hatırlatır ve telgrafı Zehra’ya verir. Zehra babasının kötü biri olduğunu anlatır ve gitmek istemez. Sonra Zehra kararını değiştirmiştir ve Tevfik Bey’e söyleyerek okuldan ayrılır.
Zehra trene biner ve küçüklüğünde başından geçen olayları hatırlar. Zehra çocukken anneannesi ve ailesiyle yaşamaktadır. Zehra’nın teyzesi Ruhsar tüccar bir adamla evlenmiştir. Ama kocasını aldattığı için Ruhsar’ı öldürmüştür. Zehra babasını da annesi Meveddet Hanım sayesinde sarhoş, çapkın, serseri biri diye bilmiştir. Zehra’nın ablası Feriha annesinden gördüğü için biraz süslüdür ve babası ona yasaklar koyar ve annesi Feriha’yı babasına kötüler ve daha sonra ablası veremden ölür. Zehra babasını hep kötü biri olarak bilmiştir. ilmiştir. Zehra bunları düşünürken İstanbul’a gelmiştir.
Zehra babasının kaldığı eve gelir ama çok geçtir, çünkü babası ölmüştür. Mürşit Efendi’nin uzak akrabası olan Vehbi Efendi Zehra’ya babasına ait sandığın anahtarını verir. Zehra sandığı açar ve içinden birkaç kağıt ve bir hatıra defteri çıkar ve kumaya başlar. Hatıra defterinde Mürşit Efendi’nin tüm hayatı yazmaktadır.
Mürşit Efendi okulunu bitirip diplomasini almiştir. Tek amaci mutlu hayat sürmek ve evlenmektir. Mürşit Efendi’nin Sivas’a ilk tayini çikar. Öncelikle Istanbul’da kalmak istemiştir ama küçük şehirde çalişmak daha iyi oldugunu düşünerek Istanbul’dan ayrilir. Sivas’ta işe başlar ve bir Ermeni kadininin evini tutar ve orada yaşamaya başlar. Bazi evlerine davet edip konuşmalarinda hep dedikodu yaptiklari için Mürşit Bey artik bu tür yemeklerde bulunmayacagina karar verir. Daha Sivas’in bir kazasina kaymakam olur ve yeni bir yere taşinir. Oradan da başka bir yere tayini çikar. Kazada bulunan zenginler ve esnaflar yeni gelen kaymakamlara hediyeler vererek gözüne girmeye çalişip halki kandırmışlardır. Ama Mürşit Bey olayın farkına varır ve başka bir kaymakamlığa geçiş yapar amacı yeni aldığı kazayı geliştirmektir ama burada da her şey ters gitmektedir.
Mürşit Efendi’nin tayini Diyarbakir’a tahriat müdürü olarak atanir. Burada eski alişkanligi azalmiştir ve içkiye başlamiştir. Mürşit Efendi Fadil adinda malmüdürü ile tanişir ve bir gün Fadil Bey rahatsizlanir ve Mürşit Bey’in kucaginda ölür, ayni zamanda kizina da aşik olmuştur. Yetim kalan kizini annesinden ister ve annesi kabul eder, hazirliklar başlar.
Eve güvey gelir ve yeni bir eve taşinirlar. Eve yeni, pahali eşyalar alirlar. Diyarbakir’da bir süre kaldiktan sonra kaynanasinin istegiyle Istanbul’a taşinmaya karar verirler. Bu sirada kaynanasinin istekleri gün geçtikçe artmaktadir. Mürşit Bey’de bogazina kadar borca batmiştir. Yakin dostu ve zengin biri olan Abdüssamet Bey’den borç alir. Kaynanasinin istegiyle yaninda çalişan Hafiz’in da Istanbul’da bir iş bulmasini ister fakat olumsuz yanit alir. Abdüssamet Bey Hafiz’in kaynanasinin aşigi oldugunu, Makbule Hanim’in Fadil Efendi’ye neler çektirdigini ve kizlarinin ne kadar sinsi, yalanci ve sömürücü oldugunu anlatir. Mürşit Bey bunlari duyunca kulaklarina inanamaz ve güven duydugu kaynanasindan ve karisindan şüphelenir.
Mürşit Bey Istanbul’a gelir, yerleşir ama evde bir geçimsizlik vardir; çünkü Mürşit iş bulamamiştir, herkesten borç almaktadir hatta gümrük müfettişi olunca bile gelen para az oldugu için huzursuzluklar devam eder. Huzursuzlugu durdurmak için hirsizlik yapar. Bunlarin hepsini kizlari için yapmaktadir. Ama bir gün yakalanir ve işten atilip, hapse konulur.
Hapisten çıktığında aç ve işsizdir. Artık her gece içmektedir. O sıralarda Ruhsar kocasını aldattığı için kocası onu öldürmüştür ve dışarıdan herkes iki bacanağı da suçlu bulmaktadır.
Evlerinin yakınındaki Mesadet Hanım ve Necip Bey’in arası Meveddet Hanım ile iyidir ve Necip Bey Mürşit Bey’e yanında iş bulur. Mürşit Bey bir gün beze sarılı bir çok mektup bulur, bunlar karısının Necip Bey ile olan aşkının mektuplarıdır. Mürşit Bey olayı anladıktan sonra işten ayrılır. Artık Mürşit Bey sarhoşun teki ve dilencinin biri olmuştur.
Zehra defteri burada bitirir ve esas suçlunun kim olduğunu öğrenmiştir ama vakit çok geçtir.
Birkaç gün sonra Zehra çalıştığı yere tekrar döner.




3.Muhteva Bilgisi:
A.Ana Fikri: Ön yargılı olan insanların gerçekleri görme özelliğini kaybedip, akıllarında var olan tek bir düşünceye göre hareket ettiklerini ve bu durumda da geri dönüşü olmayan bir takım hatalar yaptıklarını anlatmaktadır. Akıllarındaki düşünceye yeni bir açıyla bakmaları gerektiğini ve ön yargılı davranma yerine olayları düşünerek ve anlayarak yapmak zorunda olduklarını göstermektedir.
B.Alınacak Dersler: İnsanlar iç bir zaman olayların gerçek yüzünü bilmeden ön yargılarına göre davranmamalılardır. Başka kişilerin sözleriyle hareket etmemelidirler. Kendilerine göre suçlu olan kişileri de dinleyip onların görüşlerini ve yargılarını da düşünmelidir. Kin ve düşman oldukları kişilere tek bir açıdan değil, bir çok yönden bakmaları gerekir. Bununla birlikte akıllarına gelen ilk düşünceyi yapmamalıdırlar. Romanda Zehra aklına gelen ilk fikri uygulamış ve babasına düşman olmuştur, babası ona yaklaştıkça kaçmış ve acıma hissini de kaybetmiştir. Hem babasını hem öğrencilerinin açıklarını gördüğünde direk man cezalandırmış "af" kelimesini beyninden silmiştir. Sonuçta hep kendi kaybetmiş ve yalnız kalmıştır. Ama gerçekleri öğrendiğinde her şey için vakit çok geçti. Biz de olayların, kişilerin ilk hareketlerine göre değerlendirmemeliyiz. Ön yargı yerine, sürekli ve her yönden düşünen biri olmalıyız.
C.Olayın Kişileri Ve Tahlilleri:
Zehra: Çalıştığı yerde başöğretmen olan otuz yaşlarında ufak tefek biri olmasına rağmen kuvvetli birisidir. Esmer tenli, iri burunlu, çıkı elmacık kemikli, kalın ve siyah kaşlı olan bir öğretmendir. Aynı zamanda becerikli, doğruluktan ve fedakarlıktan ayrılmayan haksızlığın ve yalanın düşmanı olan,acıma ruhunu kaybetmiş, herkes tarafından sevilen biridir.
Tevfik Hayri Bey: Maarif Müdürü ve Zehra’yı yakından tanıyan şişman ve geniş omuzlu biridir. Gevşek, hayalperest, işlerle fazla ilgilenmeyen, sakinliği ve sessizliği seven aynı zamanda şakacı ve umursamaz bir kişidir.
Mebus Şerif Halil Bey: Tevfik Bey ile aynı okulu okumuş ve onun yakın arkadaşı, iri burunlu, kalın dudaklı birisidir. Kasabada sevilen ve insanlar için elinden gelen her şeyi yapan bir insandır.
Mürşit Efendi: Zehra’nın babasıdır. Zehra gibi kısa boylu, esmer, kalın kaşlı bir memurdur. Duygusal, çalışkan ve sıkı iradeli aynı zamanda sözüne sadık, rezilliği ve üç kağıtçılığı sevmeyen bir insan ama evlenip ailesiyle arası bozulunca serseri, sarhoş ve zorluklara karşı koyamayan biri olmuştur.
Çevresindeki insanlar tarafından çalışkan ve ciddi biri olarak tanınan doğruluktan ayrılmayan biriydi ama evlendikten sonra değişmiştir.
Meveddet Hanım: Mürşit Bey’in karisidir. Genç, güzel ve alimli bir kadindir. Ayni zamanda hassas, asabi ve dediklerinin yapilmasini hemen isteyen maymun iştahli, dolmuşa gelen biridir. Evliliginin ilk yillarinda kocasi tarafindan sevilen fakat çevresince kiskanç ve aç gözlü olarak taninan birisidir.
Makbule Hanım: Zehra’nın anneannesidir. Mürşit Efendi’den her zaman kızıyla beraber isteklerde bulunan birisidir. Kendini iyilik sever biri diye gösterip insanları kullanan, kandıran biridir. Çevresince sevilen birisi olmasının sebebi insanları kandırmasıdır.
Abdüssamet Bey: Zengin, iyilik ve yardım etmeyi sever. Arkadaşı yaptıklarını karşılığını hiç bir zaman beklemez.
D.Olayın Geçtiği Mekan: Olay Anadolu’nun herhangi bir kasabasında öğretmenlik yapan Zehra’nın bulunduğu yerde başlıyor. Kasabada alt yapı fazla gelişmemiştir. Bundan dolayı insanlar fakir ve sefalet içerisindedir. Yeşil bir kasaba olduğu için halk hayvancılıkla geçinmektedir. Hemen herkes geçim derdinde olduğu için çocuklarını okula göndermek istemezler. Zehra’nın kasabaya gelişiyle bu düşünce değişmiştir.
İkinci yer ise Mürşit Efendi’nin okulunu bitirdikten sonra tayininin çıktığı yer olan Sivas’tır. Burası Mürşit Bey’in ilk görev yeridir. Burada bir Ermeni kadının evinde bir oda kiralar. Evde diğer yerlerde çalışan bir çok memur vardır. Kasaba gelişmemiş ve gayette ucuzdur. Mürşit Bey bir çok arkadaş edinmiştir. İlk defa içkiyi burada içmiştir.
Diğer bir yer ise Mürşit Efendi’nin tayinin çıktığı yer olan Diyarbakır’dır. Burası Sivas’a göre daha gelişmiş ve lüks bir şehirdir. Hayatını yeniden düzene koymaya kara vermiştir. Artık evlenmeye ve çoluk çocuk sahibi olmaya karar verir. Fadıl Efendi ile tanışır ve onun ölümünden sonra kızıyla evlenir. Diyarbakır’da güzel bir eve yerleşirler. Ama hayatı tekrar bozulmaya başlamıştır.
Son yer ise İstanbul’dur. Bütün olaylar burada geçmektedir. Burada güzel bir konağa yerleşirler. Zaman geçtikçe karısı ve kaynanasıyla arası iyice bozulur. İşten kovulur, içkiye başlar, çocukları ona düşman olur ve hapse düşer. Ayrıca kendisin de öldüğü yer İstanbul’dur.
E.Tür Bilgisi: Türü romandır. Düzyazı biçiminde yazılan ve öyküye göre daha uzun olan ve kişi ve olaylar aracılığıyla geçmişin ve bugünün gerçek yaşamını az ya da çok karmaşık bir örgü içinde anlatan edebiyat türüdür. Öteki türlere göre genç sayılır, anlatım biçim değişiktir; yazanın ağzından veya romandaki kişi tarafından yazılan romanlar da vardır. Konularına göre polisiye, serüven, aşk gibi olayları işler. Türk Edebiyatı’nda roman 19.yy’da yazılmaya başlandı. Bundan önce Divan Edebiyatı’nda yazılmış uzun öyküler vardır. Osmanlı Devleti’nde ilk basım evinin açılması ile aşıkların, halk kahramanlarının öykü ve destanları anlatan basımlar yapılmıştır. 1850’den sonra ülkemizde Avrupa Edebiyatı görülmeye başlamıştır ve çağdaş romanın ilk yapıtları yazılmıştır.
4.Yazar Hakkında Bilgi:
Reşat Nuri Güntekin romanci ve oyun yazaridir. (25 Kasim 1889-7 Aralik 1956) Istanbul’da dogdu Çanakkale Lisesi’nde ve Izmir Frerler Okulu’nda okudu. Sinavla Darülfünun Edebiyat Fakültesi’ne girdi. Yüksek ögrenimini bitirdikten sonra Bursa ve Istanbul Liseleri’nde ögretmenlik yapmiştir.
Parlemento’ya girdikten sonra Paris’te Kültür Ateşe’si olarak çalişmişti. Emekli olduktan sonra Nuri, Inci, Şair, Büyük Mecmua dergilerinde öyküleriyle tanindi.
Romanlarında değişen toplum koşullarını ortaya çıkarmış, yeni insanlar getirmiştir. Kişilerin fiziksel görünüşlerine fazla önem vermemiştir, onların iç yapılarını göstermiştir.
Gizli El, Çalıkuşu, Damga, Akşam Güneşi, Bir Kadın Düşmanı, Dudaktan Kalbe, Yeşil Gece, Acımak, Yaprak Dökümü, Değirmen, Eski Ahbap, Boyunduruk, Kan Davası, Son Sığınak gibi romanları, Gençlik Ve Güzellik, Tanrı Misafiri, Sönmüş Yıldızlar, Olağan İşler gibi öykü kitapları, Hançer, Eski Rüya, Ümidin Güneşi, Şemsiye Hırsızı, Taş Parçası Göz Dağı, Hülleci gibi de oyunları vardır.

5.Sonuç:
Reşat Nuri Güntekin’in önemli eserlerinden biridir. Roman sade bir dilde, akici ve gerçege uygun bir şekilde yazilmiş. Yazar iyi bir konuya temas etmiştir. Insanlarin öngörüşlü olanlarinin nasil sonu olmayan hatalar yaptiklarini güzel bir örnekle göstermiştir. Ayrica romandaki kişileri gerçege yakin olarak seçmiştir.

* *SON* *
 
Sayac Ekle