Bay Shaıtana katil romanlarıyla ve katillerin izledikleri yöntem ve yollarla ilgilenen, özellikle bu konuda yakalanamamış ve işledikleri cinayetin esrarı çözülememiş katillerle ilgilenen bir kişidir.
Bay Shaıtana arkadaşlarına evinde bir yemek daveti vererek; bu yemek davetine Belçikalı Dedektif Pairot, Anne Meredith, Bayan Lorrimer, Dr. Geotfrey Roberts, Binbaşı Despard, Bayan Ariadne Oliver (Cinayet Yazarı), Albay Race (Gizli Servis Şefi) ve Başmüfettiş Battle’i çağırır. Davette yemekten sonra Bayan Lorrimer, Anne Meredith, Binbaşı Despard ve Dr. Roberts bir grup oluşturarak briç oynamaya başlarlar. Diğer geriye kalan konuklarda briç oynamaya başlar. Saat 22.20 olduğunda Albay Race ve Dedektif Pairot ev sahibinden müsaade almak üzere kalkar ve şöminenin başında oturan Bay Shaıtana’nın yanına giderler. Bay Shaıtana’nın bir küçük hançerle öldürüldüğünü görürler. Başmüfettiş ve Dedektif Pairot konukları diğer odaya alarak cinayeti araştırmaya başlarlar.
Dedektif Pairot cinayeti tespit eder ve başmüfettiş ile beraber Bay Shaıtana’ya yakın olan masada briç oynayan Binbaşı Despard, Bayan Lorrimer, Miss Meredith ve Dr. Roberts’le konuşarak bir ipucu bulmaya çalışırlar. Daha sonra dedektif başmüfettişe bir gün önce Bay Shaıtana’nın kendisine “Daveti vermesindeki amacının bir katili yakalatmak olduğunu” ima eden bir konuşma yaptığını söyler. Bunun üzerine başmüfettiş, dedektif, Bayan Oliver ve Albay Race konukların geçmişi hakkında bilgi toplamaya başlar.
Araştırma sonucunda Dr. Roberts’in eski hastalarından Bayan Crattack’ın kocasının piyasada çok sayıda bulunan traş fırçasındaki Antraks mikrobundan dolayı ölmüş olduğu bulunur. Bu olaydan yaklaşık bir yıl sonra Bayan Crattack’ında Mısır’da kan zehirlenmesinden öldüğünü ve Mısır’a gitmeden önce son kez Dr. Roberts’a uğrayıp tifo aşısı olduğunu öğrenirler. Bu olayı araştırması için başmüfettişin yardımcısı O’Cannar görevlendirilir. Crattack’ların hizmetçileri Elsie Batt’la görüşür. “Elsie Batt olayı Bay Crattack’ın öldüğü gün çok sinirli olduğunu, Bayan Crattack’a bağırdığını, bağırırken de kendisinin aldatıldığını daha fazla dayanamayacağını söylediğini, bunun üzerine Bayan Crattack’ında Dr. Roberts’i arayarak gelmesini istediğini ve kısa bir süre sonra Dr. Roberts’in gelerek Bay Crattack’la tartışıp ayrı bir odaya gittiğini ve daha sonra Dr. Roberts’in evden ayrıldığını, beyefendinin de o gün Antraks mikrobundan öldüğünü, hanımefendinin ise yaklaşık bir yıl sonra evi satarak Mısır’a gittiğini, giderken son olarak Dr. Roberts’e giderek tifo aşısı olduğu” şeklinde anlatır.
Dedektif Pairot araştırmaya Bayan Lorrimer’le devam eder. Bayan Lorrımer zeki ve briç oynamayı çok seven bir hanımefendidir. Dedektif kendisine o geceki oyun hakkında sorular sorar. Bayan oyunun bütün ayrıntılarını sayarak cevap verir. Dedektif araştırmaya Anne Meredıth ile devam eder. Aynı soruları kendisine sorar. Mıss Meredıth’in briç oyununu fazla takip edemediği verdiği cevaplarla ortaya çıkar. Bayan Oliver’de araştırma yapmak üzere Mıss Meredith’in yanına gelir. Yanında arkadaşı Mıss Phata Dawes’de vardır. Bayan Oliver ona yardım etmek istediğini ve kendisine her zaman gelebileceklerini söyleyerek aldığı cevaplardan sonra evden ayrılır.
Kısa bir zaman sonra Miss Phata daveti hatırlayarak Bayan Oliver’in evine gider. Miss Phata Bayan Oliver’e Mıss Meredith’in daha önce hizmetçi olarak çalıştığı evin hanımı Bayan Benson’un şapka boyası içerek öldüğünü söyler. Dedektif araştırmaya Binbaşı Bespard’ la devam eder. Binbaşı uzun boylu yakışıklı biridir. Ona da briç hakkında sorular sorar. O da briç hakkında fazla ayrıntı hatırlamayarak, Roberts’in çok blöfçü ve cesaretli oynadığını, üçüncü oyunda Granslemi yaptığını bunun dikkatini çektiğini anlatır. Binbaşı Despard, Mıss Meredith’i ziyaret ederek kendisinin yardıma ihtiyacı olduğunu bu yüzden bir avukat tutması gerektiğini, kendisinin avukatının görevinde çok iyi olduğunu söyler.
Başmüfettiş Battle Binbaşı hakkında araştırma yaparken Amazon’da rehberliğini yaptığı Prof. Luxmore’a görüşmeye giderek her şeyi bildiğini, Prof. Luxmore’un Binbaşı tarafından vurulduğunu ve bununda Bayan Luxmore’un kendisi tarafından olduğunu söyler. Köşeye sıkışan Bayan Luxmore söylenenleri gerçek sanarak her şeyi itiraf eder. “Kocamın bitkiler hakkında araştırma yapması için beraber Amazon’lara gittik. Kocam rehberimiz olarak Binbaşı Despard’ı tanıştırdı. Binbaşıyla o andan itibaren aramızda bir bağ oluştu sanki. Ama bunu kendisine hiç bir zaman hissettirmedim. Bir gün kocamla Binbaşı tartışmaya başladı. Bu sırada araya girdim, silah o sırada ateş aldı ve kocam yere yığıldı. Binbaşı teslim olmaya giderken oluşacak skandal dan korkarak ona engel oldum ve kocamın hummadan öldüğünü söyleyerek gömdük.” diyerek anlatır.
Dedektifin Bayan Luxmore’la konuştuğunu öğrenen Binbaşı her şeyi anlatmaya karar verir. Dedektife “Prof. Luxmore ve eşine Amazon’larda rehberlik ederken hepimiz humma hastalığına yakalandık. Prof. Luxmore hepimizden daha fazla ateşli idi. O gece kendisini kaybetmiş bir şekilde nehire doğru ilerlediğini gördüm. Onu engelleyemeyeceğimi düşünerek onu bacağından vurmaya karar verdim. Tam silahı ateşlerken Bayan Luxmore beni engelleyerek onu sırtından vurmamı sağladı. Polise giderken Bayan Luxmore’un bana olan duyguları yüzünden suçlanacağımı düşünerek yerlilere hummadan öldüğünü söyledim “der.
Hiç beklenmedik bir anda Bayan Lorrimer dedektifi arayarak kendisi ile görüşmek istediğini söyler. Dedektif giderek onunla görüşür. Bayan Lorrimer dedektife Bay Shaıtana’yı kendisinin öldürdüğünü söyler. Dedektif buna inanmayarak bayan Lorrimer’i sıkıştırır. Bunun üzerine Bayan Lorrimer cinayeti işlediğini bunu Mıss Meredith’i korumak için yaptığını, kendisinin nasıl olsa iki aylık ömrünün kaldığını söyler. Dedektif evden ayılır. Tam giderken arkasına bakar ve Bayan Lorrimer’in merdivenlerden Mıss Meredith sandığı genç bir kızın çıktığını görür ve yoluna devam eder.
Bir gün sonra başmüfettiş arayarak Bayan Lorrimer’in intihar ettiğini ve diğer cinayet sanıklarına bir itiraf mektubu yazdığını söyler. Bunu öğrenen dedektif hemen Bayan Lorrimer’in evine gider ve Dr Roberts’le karşılaşır. Hizmetçiyi teselli etmeye çalışırken olayı sorar. Hizmetçi kendisine hanımefendinin dün rahatsızlandığını ve bunun dedektifin gitmesinden sonra gelen Mıss Meredith’le görüşmesinden sonra olduğunu, bunun üzerine hanımefendinin uyku ilacı alarak istirahate çekildiğini söyler. Olaya ilk müdahaleyi sabah büyük bir heyecanla gelen Dr. Roberts yapmıştır.
Dedektif bunları öğrendikten sonra Bayan Lorrimer’in odasına gider ve kadındaki morluğu fark eder. Bunun üzerine başmüfettiş ile beraber Mıss Meredith’in evine giderler. Arkadaşı Mıss Phata beraber nehire indiğini öğrenirler. Hızla nehire giderler, biraz ileride Mıss Meredith’in arkadaşı ile kayıkta olduğunu, Binbaşının da onlara doğru gittiğini görürler. Tam o sırada Mıss Meredith arkadaşının bacağından tutarak nehire atar. Arkadaşının müdahalesi ile kayık alabora olur. Binbaşı suya atlar. Mıss Phata’a yönelerek onu kıyıya bırakır ve tekrar gider. Mıss Merdith’i çıkarır ancak artık çok geçtir. Mıss Phata olaylara bir anlam veremez ve dedektife sorar. Dedektif Mıss Meredith’in daha önce yanında çalıştığı Bayan Bohanes’i zehirleyerek öldürdüğünü sonrada onun yanında çalıştığını bilen tek kişinin kendisi olduğu için kendisini öldürmek istediğini anlatır.
Bu sırada Bayan Oliver’i arayarak Dr. Roberts’ı büroya çağırmasını ister. Bu olaydan sonra başmüfettiş ve dedektif büroya gider ve kendilerini bekleyen Dr. Roberts’le konuşmaya başlarlar. Dedektif bütün her şeyi bildiğini ve katilin Dr. Roberts olduğunu söyleyerek anlatmaya başlar “O gece Bay Shaıtana’nın yaptığı konuşmadan şüphelenerek onu öldürmeye karar verdin, üçüncü elde Granşlemi yaparak herkesin dikkatini oyuna çekip kendisini oyun dışı bırakarak şöminenin yanına gidip hançerle Bay Shaıtana’yı öldürdüğün hiçbir şey olmamış gibi oyuna devam ettin, tam o sırada oyun dışı kalan Mıss Meredith şöminenin başına giderek Bay Shaıtana’nın halini görünce kontrol etmek amacı ile üzerine eğildi, bunu gören Bayan Lorrimer katili Mıss Meredith zannetti.
Bayan Lorrimer’in hasta olduğunu öğrenen Dr. Roberts’in bundan faydalanarak mektupları el yazısını taklit ederek yazıp sabaha erkenden gelip hizmetçiye hiçbir şey sezdirmeden kendisine sıcak su getirmesini istedi ve hizmetçiyi uzaklaştırdıktan sonra Bayan Lorrimer’le yalnız kalıp onu zehirleyip intihar süsü verdin “diyerek Dr Roberts’ı suçlar. Dr Roberts buna itiraz eder ve herhangi bir delilinin olmadığını söyler. Dedektif eski arkadaşı bir aktörü Dr. Roberts’e görgü tanığı bir cam silici olarak tanıştırır. Dr. Roberts her şeyi itiraf etmek zorunda kalır ve dedektifin söylediği her şeyi aynen tekrar eder.
2 Ocak 2009 Cuma
5. Atlı
San Francisco’daki hastanelerden birinde yatan genç anne iyileşmek üzereyken aniden nefesi kesilir: Yardım butonu zamanında çağrı yapamamıştır. Ülkenin en iyilerinden olan kimi doktorlar da onun bu ölümüne anlam veremez.
Bu nasıl olmuştu? Bu, hastanedeki ilk olay değildi. Hastalar tam iyileşip taburcu olacakken durumları korkunç bir şekilde tersine dönüyordu. Teğmen Lindsay Boxer, Kadınların Cinayet Kulübü’nün son üyesi Yuki Castellano’yla beraber olayların derinine iner. Tüm bu olanlar insanı hayrete düşüren tesadüfler olabilir miydi? Yoksa bir manyak, insanların hayatlarıyla tanrıcılık mı oynuyordu? Kadınların Cinayet Kulübü’ne yakın bir kişide de aynı korkunç semptomlar görülünce, Lindsay kimsenin güvende olmadığından endişe eder. Lindsay, zamana karşı müthiş bir yarış vererek hastanenin ününü korumak için her şeyi göze aldığını ortaya çıkarır. Bir yanda hastane, tüm ulusun takip ettiği çetin hukuk savaşını verirken, diğer yanda Lindsay ve Kadınların Cinayet Kulübü hastanenin saygın personelinin arasındaki acımasız katilin peşindedir.
Bu nasıl olmuştu? Bu, hastanedeki ilk olay değildi. Hastalar tam iyileşip taburcu olacakken durumları korkunç bir şekilde tersine dönüyordu. Teğmen Lindsay Boxer, Kadınların Cinayet Kulübü’nün son üyesi Yuki Castellano’yla beraber olayların derinine iner. Tüm bu olanlar insanı hayrete düşüren tesadüfler olabilir miydi? Yoksa bir manyak, insanların hayatlarıyla tanrıcılık mı oynuyordu? Kadınların Cinayet Kulübü’ne yakın bir kişide de aynı korkunç semptomlar görülünce, Lindsay kimsenin güvende olmadığından endişe eder. Lindsay, zamana karşı müthiş bir yarış vererek hastanenin ününü korumak için her şeyi göze aldığını ortaya çıkarır. Bir yanda hastane, tüm ulusun takip ettiği çetin hukuk savaşını verirken, diğer yanda Lindsay ve Kadınların Cinayet Kulübü hastanenin saygın personelinin arasındaki acımasız katilin peşindedir.
Buhranlarımız
1876 Anayasasını halkan fazla halkçı geçinenler devletin mümessili sıfatlarına milletin koruyucusu sıfatını ekleyerek hükümdara karşı milleti alet ederek nüfuz kazanmayı, hem milleti hem sultanı kullanmak isteyenler hazırladı.
- Bu anayasa batılıların baskısıyla 1908’de kabul edildi. Eski Anayasa değiştirildi ama tecrübesiz ve şımarık meclis üyeleriyle uygulanamadı. Usuller, adetler, sosyal sınıflar ortadan kalktı. Avrupa’nın medeniyeti bir anda alınmak istenince isyan ahlakı gelişti.
- Herkes hürriyetçi, hırsızlar bile millet avukatı kesildi ( Atatürk istismarı gibi o zaman da hürriyet, musavet, adalet vb. ).
- Avrupa’nın kendi sosyal yapısına uygun ve onun için ideal kanunları tatbik ederek ulaştığı noktaya bizim bünyemizin sosyal farklılığına bakmadan aynı kanunları uygulayarak ulaşmak istedik.
- Bizde devlet adamları olsa bile yanlış teşhis ve tedavi metodları ile imkansız şeyleri yapmayı istediklerinden en iyi insanlarımızı yabancı kanunlar uğruna harcadık.
- Anayasa, örf, adet, geleneklerimizi dikkate almadan aynen alınan kanunlarla ıslah yapıla yapıla halk artık ıslaha olan inancını da yitirdi.
- Osmanlı’ın son dönemi halkı cahil yığınlar oluşturduğu için çok geniş hürriyetler hazımsız bir demokrasi olacağı için vekilleri seçim hileleri ile halka kabul ettirildi.
- Fıtrata ve hayat gerçeklerine zıt kanunlar dayatıldı.
- Batı toplumunda asalet vardır, halk burjuvası vardır. Oysa bunlar bizde yoktur. Bizdeki mütevekkil ve kayıtsız fedakarlıktan mahrum memur sınıfı batıdaki aristokrat sınıfı gibi sorumluluk ve bilinç taşımaz ki devlet de onların misyonunu eda etsin.
- Sosyal yapı kanunlarla değişmez ( Hala anlaşılmış değil dil tartışmaları ). İslam’da imtiyaz şahsi ve menfiden değil, ilim ve Allah korkusundan gelir. Bu da istibdat getirmez. Batıda, ise kanlı sınıf ve mezhep çatışmaları vardır.
- Batıda üstünlüğün ölçüsü olmadığından aynı sosyal seviyedeki insanlar farklı sınıflara yükselenleri eşitsiz sayarlar, değiştirmek isterler. İmtiyazlı sınıf ise direnir.
- Demokrasi ; aristokrasi ayrımı olan batının eşitlik anlayışıdır. Bizde aristokrasi yok ki böyle bir hürriyet arayışı olsun.
Anayasa ; Osmanlı ırk, lisan, millet olarak o kadar farklıdır ki böyle bir yapıya Avrupalının aklı ermez. Bu birlik İslam birliğidir.
- Avrupa’da ise mütecanis unsurlar asırlar sonra birlik sağlamışlardır. Onların yapısına uygun bir meşrutiyet bizim yapımızı dağıtmak demektir.
- Taklitçilik milli ve batılı diye ayrım getirdi. Özellikle adliye ve maarifte bütün problem meşrutiyet dahil ne istersek hep aşırıya kaçmamızdır.
- Sultan Hamit’i şartlar öyle olmaya zorlamıştır. Meclis-i Meşruta ise mutedil ve makul insanlardan yoksundur. Meclis tecrübesiz ve bilgisiz, milli his ve hayallerle dolu ihtilalcilerden oluşmaktadır.
İttihat ve Terakki de taklitçiliğin kurbanı olmuştur. Her dönemde en mesuliyetli olanlar aydınlar ve tecrübelilerdir.
2. TAKLİTÇİLİĞİMİZ
- Hürriyet insanoğlunun manevi ve fikri ilerlemesiyle hakikati aramasının bir meyvesidir.
- Hayal içerisinde yaşayıp eşyadan fikirlere gidemiyor, herşeyi tenkid edip ümitsizleşiyoruz.
- Başka milleti taklit tehlikelidir. Eşitlik bizde kölelikten kurtulma, kin, haset duygusu uyandırmaz. Çünkü bizde asilzade ve ruhban sınıfı olmamıştır. Her ırk, mezhep zaten eşittir.
- Dikkatli ve uzak görüşlü olmadığımızdan istibdattan sonra aşırı parlamenterizme geçince fazla halkçı ve serbestçi olduk. Oysa ihtiyaçlara uymayan suni şeyler kendiliğinden kaybolmaya mahkumdur.
- Partiler ve kavgalar bize siyasi hürriyet getirecek zannedip kurduk. Husumet ve rekabeti körükledik. Mebuslar birbirlerine şiddetle düşmanlık yapınca meşrutiyet (demokrasi) yükseliyor sanıp safdilane memnun olduk. Oysa hakikat tam aksidir. İnsanlar siyasi çekişme yerine sevgi ve dostlukla daha verimli olurlar.
- Fenciler rekabet olmadığı için müthiş bir hızla ilerliyorlar. Bizdeki çekişmeler, partiler ve millet vekilleri suni oluşturulmuştur. Milli ve ırki yönler körükleniyor.
- Kötü niyetli azınlıklar ve partiler meclise meşrutiyet (demokrasi) diye girdiler.
- Osmanlı düşmanı olup her değişikliği iyi zannedip, örf ve adetleri bir anda değiştirmeye kalkıştık. Taklitçiliğin sonu bugünkü gibi anarşidir.
- Batılı demokrasiye, adaletsizliğe, baskıya karşı savaşarak eğitim ve vatanseverlikle ulaşmıştır. Bizde baskı yoktur ki demokrasi arayışı olsun. Komşudan ısmarlama olmaz.
3. FİKRİ BUHRANIMIZ
- Aydınlarımız batı hayranıdır, kendi memleketini tanımaz, yıkıcı tenkitler yapar, meseleleri izah ve ispat edemediği için inkar eder. Memleketin sosyal, dini gerçeklerini bilmez. Fakat bize akıl hocalığına kalkışır. Yıkmaya uğraşır.
- Batılı düzeltir, bizimki yıkar. Islah yerine yıkmaya uğraşır. Yeni şeye ulaşan tecrübeleri olmadığı için zorbalığa yeltenir. Keyfi hareketlerle inkılapçı, hakim-i mutlak olur.
- Batı hayranlarının hali tedavi için tıp kitabı okuyanlara benzer. Kendisinde bütün hastalıkları var zannederek hayatı katlanılan bir yük, çaresiz bir ızdırap sayar. Bütün bilgileri kendini bilmemek esasına dayandığı için daha da karışık bir hal alır.
- Batı hayranları manevi, sosyal ve siyasi meselelerde
1. Kendi ahlakımızı ve maneviyatımızı bilmezler ve öğrenmeye tenezzül etmezler.
2. Bizimle ilgisiz pekçok yol ve metod bilirler.
- Bunun sonucunda bizi nevzuhur bir millet görürler. Bu da ruhen ve fikren göç doğurur.
- Yabancıdan çok yabancı olduklarından fikirler üzerinde muhitin tesirini ihmal ederler.
- Edebiyat ve fikirde samimiyetsizdirler. Zeka eseri söz ve tavırlarla karamsarlık var.
- Asalaklar kendi muhitlerinde yabancıdırlar ve bizi Avrupa’ya asalak yapmaya çalışırlar.
- İlim görüntülü bu cehalet ve başarısızlıklar sonucu her yenilik halkta bir umutsuzluk oluşturur. Batıdan istifadenin yolu onun ilmini almaktır.
- Bizim ideallerimiz ile sosyal ve siyasi kanaatlerimiz tamamen dinimizdendir. Her milletin ‘manevi vatanı’ milli kanun ve ananelerle oluşur.
- Hakir görmek yerine Türk medeniyetiyle övünerek, müspet bir milliyetçilikle batıyı körü körüne taklitten kurtulursak terakki edebiliriz.
4. CEMİYET BUHRANIMIZ
- Cemiyetimiz adeta ilkel bir kavme dönmüş, ayıp günahlar ortaya dökülmüş, kanun ve nizam yokluğundan sosyal yapı sarsılmıştır.
- Dış tesirler aydınımızı manipüle etti. Aydınlar dış desteği devlete karşı koz kullandılar.
- Yabancılaşan aydınlar da Fransızca konuşmak, içki, kadın, dine terslikler medeniyet sayıldı.
- Halk aydından mahrum kaldı ve nefretler reddetti. Aydınlara karşı, her türlü yeniliğe karşı yumuşatılması imkansız bir sertlikle karşı koydu. Çocuklara eğitim verilmedi.
- Aile ve toplum bozuldu. Öğretimde sadece fen esas alındı, uymayan herşeyin reddi istendi. Ahlak eksik kalınca edepten mahrum, yenilikçi, cüretkar evlatlar türedi.
- Halkın ahlakını okullu nesil bozdu. Çöküşün iki sebebi:
1. Sosyal müesseselerin özel yapısı
2. Islah metodlarındaki hatalar
- Eski memur sınıfı istiklalden mahrum, manevi ve fikri seviyeleri düşüktü. Az çıkan kabiliyetler de husumetle harcanıyordu. Batılı müesseselerdeki herşey sihirli gibi alınıyordu. Her yenilik bir ümitsizlik fakat hafif de bir ümit getiriyordu. Mutlakiyet vazifesini tam yapamadığından farkında olmadan ihtilale de taraftar oluyordu.
- Sosyal esaslar: Her devir ihtiyacı olan seçkin sınıfı kendi içinden çıkarır. Fakat bu memur olmadığından uzun zaman alır.
- Millet bağları mazi birliği ve manevi-fikri mirasla oluşur. Din, sanat hep birlik unsurlarıdır ve saygı gerektirir. Kendi sanatımızı, musikimizi, mimarimizi, bedii eserlerimizi korumak içtimai vazifelerimizdendir.
- Dinimize bağlılık bizi kurtarıyordu. Fakat 1300 senedir ilk defa maddecilik İslam ülkelerinde ilk bizde zuhur etmiştir.
- Batıda ilim ve fen hıristiyanlıkla çatıştığı için maddecilik çıkmıştır. Aydınlarımız bizdeki geriliğin sebebini bu zannettiler. Maddecilik ve dinsizliğe sarıldılar. Batıya da şirin görünürüz zannettiler. Halkın arzusu siyasette eşitlik, sosyal hayatta eşitsizliktir. Bizde eşitsizlik sebebi irfan ve istidat sahibi insanların inkişafıdır. Bu da imtiyaz sayılmaz. Fıtridir.
- Bilgi değil, ahlak eksikliğimiz sebebiyle azim, sebat, irade boşluklarımıza rağmen ilim ve sanat elde etmek istiyoruz. Herkes kendini düzeltmeli.
- İnsana yol çizen akıl ve bilgiden çok ahlaktır.
- Kadın hürriyeti medeniyet başlatmaz, batırır. Hak eden hürriyeti kendisi alır. Bizde kadınlardan gaspedilmiş bir hürriyet değil, içtimai yapımız böyledir.
- Sosyal vazife, sosyal hürriyet doğurur. Başarı ve ehliyet daha çok selahiyet verir.
- Siyasi hürriyetler ise liyakate göre değil isteklerden doğar. Cemiyete zarar dolaylıdır ama kin ve nifak doğurabilir. Sosyal vazifeler hürriyeti, siyasal hürriyet vazifeyi gerektirir.
- Ciddi cemiyetler kadınlardan ulvi, bozuk cemaatler de kadınlardan süfli şeyler ister. Sosyal ve siyasi meseleler karıştırıldığı için Avrupa’daki feministlerin siyasi hak talepleri bizdekilere sosyal hak ve hürriyet talebi olarak aksetmiştir.
- Toplum ahlak ve ananesine aykırı bu istekler hep red görecek, içtimai bilmeyen batıcılarınsa kırgınlıkları devam edecektir.
- Toplum iradesini küçümsemeleri, kıyafetleri iffet ve terbiyeyi hafife almaları şiddetli tepki uyandırıyor. Ancak halk bu tepkilerini kanun korkusuyla izhar edemiyor. İtaat edecek otorite yoktur. Feministler şımarık.
- Sosyal hadiseler polis zoruyla önlenemez. Tam tersine kuvvetlenir.
- Muntazam cemiyetler ancak ahlaklı, faziletli, olgun insanlardan oluşurlar.
5. TAASUP
- Batı ruhbanların dini otoritelerini kaybetmemek için kitleleri hakikatlerden mahrum ettiler. Barı medeniyeti ilkel his ve inançlara, saldırgan ve müstebit bir ruha mezhep kavgalarından doğan kin ve nefretle girişti.
- Müslüman doğu, sürekli savaşlar ve neticesinde mecburen itaat ettikleri hükümdarların keyfi idaresi sonucu batının siyasi ve sosyal geriliğine döndü. İlim ve medeniyeti yayma kabiliyetini kaybetti.
- Doğ batının zulmü karşısında ona hep kin ve nefretle baktı. Batı ise ruhbanların tesiri ile Müslümanı hep aşağılık ve zararlı bir terörist gördü.
- Eskiden din diyerek gidilirken haçlı zihniyeti artık her yere medeniyet diye gidiyor.
- İlerleyen milletlerin hıristiyanlıktan uzaklaşması ilerlemenin yolunu öyle gösterdi.
- Batı dünyası hıristiyan ruhbanların yerine rahipleri ilim adamları olan yeni bir din çıkartmıştır. Bu yeni dine, imanı hıristiyanlığı kadar da ciddidir.(Sekülerizm)
- Bazıları medeniyet ilerledikçe İslamiyet’ten uzaklaşılacak zannettiler. Oysa bizde dinin tarifi farklıdır. ‘Beşerin maddi-manevi ve akli dengesini sağlayarak insanlığı saadete ulaştıran, saadetin devamında akli ve ilmi her vasıtanın müspet ışığında sağlayan bir dindir İslam.’
- Geri kalma sebebi din değildir. Avrupa ilerlemesini ruhban sınıfı engelliyordu. Oysa İslam ilmi teşvik eder. Esas dine uymamakla geriledik.
- Biz batıya karşı meşru müdafaa durumundayız. Batı ise kendisine ve sömürge düzenine karşı herşeyi taassup yobazlık diye yaftalıyor.
- Batının düşmanlığını gerçek sebebi dünyayı medenileştirme çabasının önüne geçen İslam şahsiyetidir. Bütün kin ve hücumları bu şahsiyetedir.
- Bu anayasa batılıların baskısıyla 1908’de kabul edildi. Eski Anayasa değiştirildi ama tecrübesiz ve şımarık meclis üyeleriyle uygulanamadı. Usuller, adetler, sosyal sınıflar ortadan kalktı. Avrupa’nın medeniyeti bir anda alınmak istenince isyan ahlakı gelişti.
- Herkes hürriyetçi, hırsızlar bile millet avukatı kesildi ( Atatürk istismarı gibi o zaman da hürriyet, musavet, adalet vb. ).
- Avrupa’nın kendi sosyal yapısına uygun ve onun için ideal kanunları tatbik ederek ulaştığı noktaya bizim bünyemizin sosyal farklılığına bakmadan aynı kanunları uygulayarak ulaşmak istedik.
- Bizde devlet adamları olsa bile yanlış teşhis ve tedavi metodları ile imkansız şeyleri yapmayı istediklerinden en iyi insanlarımızı yabancı kanunlar uğruna harcadık.
- Anayasa, örf, adet, geleneklerimizi dikkate almadan aynen alınan kanunlarla ıslah yapıla yapıla halk artık ıslaha olan inancını da yitirdi.
- Osmanlı’ın son dönemi halkı cahil yığınlar oluşturduğu için çok geniş hürriyetler hazımsız bir demokrasi olacağı için vekilleri seçim hileleri ile halka kabul ettirildi.
- Fıtrata ve hayat gerçeklerine zıt kanunlar dayatıldı.
- Batı toplumunda asalet vardır, halk burjuvası vardır. Oysa bunlar bizde yoktur. Bizdeki mütevekkil ve kayıtsız fedakarlıktan mahrum memur sınıfı batıdaki aristokrat sınıfı gibi sorumluluk ve bilinç taşımaz ki devlet de onların misyonunu eda etsin.
- Sosyal yapı kanunlarla değişmez ( Hala anlaşılmış değil dil tartışmaları ). İslam’da imtiyaz şahsi ve menfiden değil, ilim ve Allah korkusundan gelir. Bu da istibdat getirmez. Batıda, ise kanlı sınıf ve mezhep çatışmaları vardır.
- Batıda üstünlüğün ölçüsü olmadığından aynı sosyal seviyedeki insanlar farklı sınıflara yükselenleri eşitsiz sayarlar, değiştirmek isterler. İmtiyazlı sınıf ise direnir.
- Demokrasi ; aristokrasi ayrımı olan batının eşitlik anlayışıdır. Bizde aristokrasi yok ki böyle bir hürriyet arayışı olsun.
Anayasa ; Osmanlı ırk, lisan, millet olarak o kadar farklıdır ki böyle bir yapıya Avrupalının aklı ermez. Bu birlik İslam birliğidir.
- Avrupa’da ise mütecanis unsurlar asırlar sonra birlik sağlamışlardır. Onların yapısına uygun bir meşrutiyet bizim yapımızı dağıtmak demektir.
- Taklitçilik milli ve batılı diye ayrım getirdi. Özellikle adliye ve maarifte bütün problem meşrutiyet dahil ne istersek hep aşırıya kaçmamızdır.
- Sultan Hamit’i şartlar öyle olmaya zorlamıştır. Meclis-i Meşruta ise mutedil ve makul insanlardan yoksundur. Meclis tecrübesiz ve bilgisiz, milli his ve hayallerle dolu ihtilalcilerden oluşmaktadır.
İttihat ve Terakki de taklitçiliğin kurbanı olmuştur. Her dönemde en mesuliyetli olanlar aydınlar ve tecrübelilerdir.
2. TAKLİTÇİLİĞİMİZ
- Hürriyet insanoğlunun manevi ve fikri ilerlemesiyle hakikati aramasının bir meyvesidir.
- Hayal içerisinde yaşayıp eşyadan fikirlere gidemiyor, herşeyi tenkid edip ümitsizleşiyoruz.
- Başka milleti taklit tehlikelidir. Eşitlik bizde kölelikten kurtulma, kin, haset duygusu uyandırmaz. Çünkü bizde asilzade ve ruhban sınıfı olmamıştır. Her ırk, mezhep zaten eşittir.
- Dikkatli ve uzak görüşlü olmadığımızdan istibdattan sonra aşırı parlamenterizme geçince fazla halkçı ve serbestçi olduk. Oysa ihtiyaçlara uymayan suni şeyler kendiliğinden kaybolmaya mahkumdur.
- Partiler ve kavgalar bize siyasi hürriyet getirecek zannedip kurduk. Husumet ve rekabeti körükledik. Mebuslar birbirlerine şiddetle düşmanlık yapınca meşrutiyet (demokrasi) yükseliyor sanıp safdilane memnun olduk. Oysa hakikat tam aksidir. İnsanlar siyasi çekişme yerine sevgi ve dostlukla daha verimli olurlar.
- Fenciler rekabet olmadığı için müthiş bir hızla ilerliyorlar. Bizdeki çekişmeler, partiler ve millet vekilleri suni oluşturulmuştur. Milli ve ırki yönler körükleniyor.
- Kötü niyetli azınlıklar ve partiler meclise meşrutiyet (demokrasi) diye girdiler.
- Osmanlı düşmanı olup her değişikliği iyi zannedip, örf ve adetleri bir anda değiştirmeye kalkıştık. Taklitçiliğin sonu bugünkü gibi anarşidir.
- Batılı demokrasiye, adaletsizliğe, baskıya karşı savaşarak eğitim ve vatanseverlikle ulaşmıştır. Bizde baskı yoktur ki demokrasi arayışı olsun. Komşudan ısmarlama olmaz.
3. FİKRİ BUHRANIMIZ
- Aydınlarımız batı hayranıdır, kendi memleketini tanımaz, yıkıcı tenkitler yapar, meseleleri izah ve ispat edemediği için inkar eder. Memleketin sosyal, dini gerçeklerini bilmez. Fakat bize akıl hocalığına kalkışır. Yıkmaya uğraşır.
- Batılı düzeltir, bizimki yıkar. Islah yerine yıkmaya uğraşır. Yeni şeye ulaşan tecrübeleri olmadığı için zorbalığa yeltenir. Keyfi hareketlerle inkılapçı, hakim-i mutlak olur.
- Batı hayranlarının hali tedavi için tıp kitabı okuyanlara benzer. Kendisinde bütün hastalıkları var zannederek hayatı katlanılan bir yük, çaresiz bir ızdırap sayar. Bütün bilgileri kendini bilmemek esasına dayandığı için daha da karışık bir hal alır.
- Batı hayranları manevi, sosyal ve siyasi meselelerde
1. Kendi ahlakımızı ve maneviyatımızı bilmezler ve öğrenmeye tenezzül etmezler.
2. Bizimle ilgisiz pekçok yol ve metod bilirler.
- Bunun sonucunda bizi nevzuhur bir millet görürler. Bu da ruhen ve fikren göç doğurur.
- Yabancıdan çok yabancı olduklarından fikirler üzerinde muhitin tesirini ihmal ederler.
- Edebiyat ve fikirde samimiyetsizdirler. Zeka eseri söz ve tavırlarla karamsarlık var.
- Asalaklar kendi muhitlerinde yabancıdırlar ve bizi Avrupa’ya asalak yapmaya çalışırlar.
- İlim görüntülü bu cehalet ve başarısızlıklar sonucu her yenilik halkta bir umutsuzluk oluşturur. Batıdan istifadenin yolu onun ilmini almaktır.
- Bizim ideallerimiz ile sosyal ve siyasi kanaatlerimiz tamamen dinimizdendir. Her milletin ‘manevi vatanı’ milli kanun ve ananelerle oluşur.
- Hakir görmek yerine Türk medeniyetiyle övünerek, müspet bir milliyetçilikle batıyı körü körüne taklitten kurtulursak terakki edebiliriz.
4. CEMİYET BUHRANIMIZ
- Cemiyetimiz adeta ilkel bir kavme dönmüş, ayıp günahlar ortaya dökülmüş, kanun ve nizam yokluğundan sosyal yapı sarsılmıştır.
- Dış tesirler aydınımızı manipüle etti. Aydınlar dış desteği devlete karşı koz kullandılar.
- Yabancılaşan aydınlar da Fransızca konuşmak, içki, kadın, dine terslikler medeniyet sayıldı.
- Halk aydından mahrum kaldı ve nefretler reddetti. Aydınlara karşı, her türlü yeniliğe karşı yumuşatılması imkansız bir sertlikle karşı koydu. Çocuklara eğitim verilmedi.
- Aile ve toplum bozuldu. Öğretimde sadece fen esas alındı, uymayan herşeyin reddi istendi. Ahlak eksik kalınca edepten mahrum, yenilikçi, cüretkar evlatlar türedi.
- Halkın ahlakını okullu nesil bozdu. Çöküşün iki sebebi:
1. Sosyal müesseselerin özel yapısı
2. Islah metodlarındaki hatalar
- Eski memur sınıfı istiklalden mahrum, manevi ve fikri seviyeleri düşüktü. Az çıkan kabiliyetler de husumetle harcanıyordu. Batılı müesseselerdeki herşey sihirli gibi alınıyordu. Her yenilik bir ümitsizlik fakat hafif de bir ümit getiriyordu. Mutlakiyet vazifesini tam yapamadığından farkında olmadan ihtilale de taraftar oluyordu.
- Sosyal esaslar: Her devir ihtiyacı olan seçkin sınıfı kendi içinden çıkarır. Fakat bu memur olmadığından uzun zaman alır.
- Millet bağları mazi birliği ve manevi-fikri mirasla oluşur. Din, sanat hep birlik unsurlarıdır ve saygı gerektirir. Kendi sanatımızı, musikimizi, mimarimizi, bedii eserlerimizi korumak içtimai vazifelerimizdendir.
- Dinimize bağlılık bizi kurtarıyordu. Fakat 1300 senedir ilk defa maddecilik İslam ülkelerinde ilk bizde zuhur etmiştir.
- Batıda ilim ve fen hıristiyanlıkla çatıştığı için maddecilik çıkmıştır. Aydınlarımız bizdeki geriliğin sebebini bu zannettiler. Maddecilik ve dinsizliğe sarıldılar. Batıya da şirin görünürüz zannettiler. Halkın arzusu siyasette eşitlik, sosyal hayatta eşitsizliktir. Bizde eşitsizlik sebebi irfan ve istidat sahibi insanların inkişafıdır. Bu da imtiyaz sayılmaz. Fıtridir.
- Bilgi değil, ahlak eksikliğimiz sebebiyle azim, sebat, irade boşluklarımıza rağmen ilim ve sanat elde etmek istiyoruz. Herkes kendini düzeltmeli.
- İnsana yol çizen akıl ve bilgiden çok ahlaktır.
- Kadın hürriyeti medeniyet başlatmaz, batırır. Hak eden hürriyeti kendisi alır. Bizde kadınlardan gaspedilmiş bir hürriyet değil, içtimai yapımız böyledir.
- Sosyal vazife, sosyal hürriyet doğurur. Başarı ve ehliyet daha çok selahiyet verir.
- Siyasi hürriyetler ise liyakate göre değil isteklerden doğar. Cemiyete zarar dolaylıdır ama kin ve nifak doğurabilir. Sosyal vazifeler hürriyeti, siyasal hürriyet vazifeyi gerektirir.
- Ciddi cemiyetler kadınlardan ulvi, bozuk cemaatler de kadınlardan süfli şeyler ister. Sosyal ve siyasi meseleler karıştırıldığı için Avrupa’daki feministlerin siyasi hak talepleri bizdekilere sosyal hak ve hürriyet talebi olarak aksetmiştir.
- Toplum ahlak ve ananesine aykırı bu istekler hep red görecek, içtimai bilmeyen batıcılarınsa kırgınlıkları devam edecektir.
- Toplum iradesini küçümsemeleri, kıyafetleri iffet ve terbiyeyi hafife almaları şiddetli tepki uyandırıyor. Ancak halk bu tepkilerini kanun korkusuyla izhar edemiyor. İtaat edecek otorite yoktur. Feministler şımarık.
- Sosyal hadiseler polis zoruyla önlenemez. Tam tersine kuvvetlenir.
- Muntazam cemiyetler ancak ahlaklı, faziletli, olgun insanlardan oluşurlar.
5. TAASUP
- Batı ruhbanların dini otoritelerini kaybetmemek için kitleleri hakikatlerden mahrum ettiler. Barı medeniyeti ilkel his ve inançlara, saldırgan ve müstebit bir ruha mezhep kavgalarından doğan kin ve nefretle girişti.
- Müslüman doğu, sürekli savaşlar ve neticesinde mecburen itaat ettikleri hükümdarların keyfi idaresi sonucu batının siyasi ve sosyal geriliğine döndü. İlim ve medeniyeti yayma kabiliyetini kaybetti.
- Doğ batının zulmü karşısında ona hep kin ve nefretle baktı. Batı ise ruhbanların tesiri ile Müslümanı hep aşağılık ve zararlı bir terörist gördü.
- Eskiden din diyerek gidilirken haçlı zihniyeti artık her yere medeniyet diye gidiyor.
- İlerleyen milletlerin hıristiyanlıktan uzaklaşması ilerlemenin yolunu öyle gösterdi.
- Batı dünyası hıristiyan ruhbanların yerine rahipleri ilim adamları olan yeni bir din çıkartmıştır. Bu yeni dine, imanı hıristiyanlığı kadar da ciddidir.(Sekülerizm)
- Bazıları medeniyet ilerledikçe İslamiyet’ten uzaklaşılacak zannettiler. Oysa bizde dinin tarifi farklıdır. ‘Beşerin maddi-manevi ve akli dengesini sağlayarak insanlığı saadete ulaştıran, saadetin devamında akli ve ilmi her vasıtanın müspet ışığında sağlayan bir dindir İslam.’
- Geri kalma sebebi din değildir. Avrupa ilerlemesini ruhban sınıfı engelliyordu. Oysa İslam ilmi teşvik eder. Esas dine uymamakla geriledik.
- Biz batıya karşı meşru müdafaa durumundayız. Batı ise kendisine ve sömürge düzenine karşı herşeyi taassup yobazlık diye yaftalıyor.
- Batının düşmanlığını gerçek sebebi dünyayı medenileştirme çabasının önüne geçen İslam şahsiyetidir. Bütün kin ve hücumları bu şahsiyetedir.
Hedefe Yürürken
Birinci Bölüm: Atlar ve Sinekler
Dünya çapında büyük adam olmak dünya çapında sorumluluk duymakla mümkündür. Darwin’in eseri fırtınalara sebep oldu. Fakat o eserini ihtiyatlı bir yaklaşımla kaleme almıştı. Kitabının sonraki basılışlarında şöyle der:
“Bazen bir konuyu yıllarca inceledikten sonra gayet delice bir doktrine varan, sonra da bu doktrinin doğruluğuna hem kendilerini hem de başkalarını inandırmaya çalışan bazı insanları düşünüyorum da kendimin de bu manyaklardan birisi olmamdan korkuyorum.”
Böyle bir insan olmak için kendisi bir katkıda bulunmadı. Fakat sonraki yıllarda bilhassa Allah’sız bir cemiyet peşinde koşan yarım akıllı bir çok yarım aydın O’nu “O manyaklardan biri haline getirdiler.”
Darwin’in ilmi çalışmaları için gösterdiği çalışma, yaptığı araştırmalar, katlandığı zorluklar, bugün bize araştırmaları sonunda vardığı neticeden daha doğru ve güzel şeyler söylüyorlar.
Darwin’in teorilerinin yanlışlığı bugün tamamen ispat edilmiştir. Bu ispatı yapanlar da din adamlarından çok ilim adamları olmuştur.
“Bir gün bir ağacın kurumuş kabuğunu gördüm. Orada iki tane hiç rastlamadığım böcek buldum. Derhal birini bir elimle, diğerini de diğer elimle yakaladım. Fakat tam o sırada başka bir cinsten seyrek rastlanır üçüncü bir böcek daha gördüm. Bu böceği kaybedemezdim. Onu yakalayabilmek için hemen sağ elimdeki böceği ağzıma attım. Fakat böcek dilimi soktu. Dilim yanmaya başladı. Çaresiz böceği tükürdüm. Hem o kayboldu. Hem ağacın üzerindeki üçüncü böcek kaçtı.”
Şu üç şey: irade, çalışma ve başarı, bizim bütün hayatımızı kaplar. İrade, parlak ve mesut bir mesleğin kapılarını açar. Çalışma, eşiği atlayıp ilerlememize yardım eder. Yolculuğun sonunda erişeceğimiz başarı da bütün gayretlerimizi mükafatlandırır.
“Allah” inancı, her esere can veriyor, her eseri “büyük” yapıyor. Büyük eseri idrak etmek için büyük olmak gerekir. Büyük dinleyiciler olmasaydı büyük bestekarlar olmayacaktı.
Charles François Gounod en önemli eserinin adını “Ölüm ve Hayat” koymuştu. Ölümü hayattan önce düşünmesinin sebebini soranlara şu cevabı veriyordu: “-Ölüm hayat denilen hayal devresinin sonu olabilir ama o gerçek hayatın başlangıcı, ruhun ölümsüz hayatının başlangıcı demektir.”
Bir öğleden sonra masasında çalışırken başı öne düştü. Ölmüştü. Karısı hemen ev halkını susturdu. ‘Aman’ dedi: “-Rahatsız etmeyin. Ölüm hayatın başlangıcı demişti.
Beethoven yenilik peşinde koşmasını kıyasıya eleştirenlere karşı şöyle diyordu: “-Bir kaç sineğin ısırması, yarışı kazanmaya azmetmiş bir atı durduramaz.”
1685-1750 yılları arasında yaşayan ünlü besteci Johann Sebastian Bach, Avrupa’da büyük besteciler devrinin başlangıcı olarak kabul edilmektedir.
Bach şöyle diyordu: “Allah herşeyi bir ahenk içinde yaratmıştır. O’nun kulu Bach da eserlerini aynı esasa göre vermelidir. Onun için müzikte armoni önemlidir.
Bach’a göre müziğin gayesi şudur: “Müziğin tek gayesi Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaktır. Dinine bağlı herhangi bir kimse çok çalışırsa en az benim kadar başarılı olabilir.”
“Allah’a bağlanan kimseler çok çalışmalıdır. İnsan, yeryüzünde çok çalışmazsa Allah’ın huzuruna rahat çıkamaz. Çok çalışmak ne demektir? Çok çalışmak ağır yükü yerden kaldırıp omuzlara almaktır. Allah’a dolu omuzlarla gidilmelidir.”
İkinci Bölüm: İnsanlar ve Fırınları
İnsanı insan eden huzur değil, gayrettir. Kolaylık değil, güçlüktür. İyi bir gemici en iyi tecrübesini fırtınalar ve dalgalar arasında elde eder. Cesaret, güven ve yüksek disiplin ruhu böyle kazanır.
Dikkatsiz bir insan için Rus atasözü şöyle der: “Ormanda yürür de yakılacak ağaç göremez.” tünelini yapan Sir Isambard Brunor küçük bir gemi kurdunun hareketlerinden ilham almıştır. Sir Brunor bu küçücük mahlukun iyi teçhiz edilmiş başıyla tahtayı önce bir istikamette kemirerek tünel açtığını, tünel tamamlanınca da bunun çatısı ile yan duvarlarını bir nevi vernikle nasıl cilaladığını görmüş. İşte kurdun bu hareketini büyük ölçüde kopya edince Sir Brunor, Thames üzerindeki büyük eserini meydana getirmiştir.
Günde boş harcanan saatlerden sadece bir tanesinden faydalanmasını bilse alelalde kabiliyetteki bir insan bile bilgilerden birine tamamen hakim olabilir.
Zamanın meyve vermeden geçip gitmesine müsaade edilmemelidir. Mason Good Londra da hastalarını ziyarete giderken araba içinde Lucretius’u tercüme etti. Dr. Burney müzik dersi vermek için at sırtında bir öğrencinin evinden öteki öğrencinin evine gittiği sırada Fransızca öğrenmiştir.
Robert Southey diyor ki:
“Hastalığa karar vermiş olanlar için tedavi yoktur. Görevini yapan hiç kimse dünyanın sıkıntılarından şikayet etmez. Sıhhati, elleri, gözleri ve zamanı olan öğrenim görmüş bir insan amacına ulaşamamışsa, Allah’ın verdiği bu nimetlere layık olamamış demektir.”
Dünya çapında büyük adam olmak dünya çapında sorumluluk duymakla mümkündür. Darwin’in eseri fırtınalara sebep oldu. Fakat o eserini ihtiyatlı bir yaklaşımla kaleme almıştı. Kitabının sonraki basılışlarında şöyle der:
“Bazen bir konuyu yıllarca inceledikten sonra gayet delice bir doktrine varan, sonra da bu doktrinin doğruluğuna hem kendilerini hem de başkalarını inandırmaya çalışan bazı insanları düşünüyorum da kendimin de bu manyaklardan birisi olmamdan korkuyorum.”
Böyle bir insan olmak için kendisi bir katkıda bulunmadı. Fakat sonraki yıllarda bilhassa Allah’sız bir cemiyet peşinde koşan yarım akıllı bir çok yarım aydın O’nu “O manyaklardan biri haline getirdiler.”
Darwin’in ilmi çalışmaları için gösterdiği çalışma, yaptığı araştırmalar, katlandığı zorluklar, bugün bize araştırmaları sonunda vardığı neticeden daha doğru ve güzel şeyler söylüyorlar.
Darwin’in teorilerinin yanlışlığı bugün tamamen ispat edilmiştir. Bu ispatı yapanlar da din adamlarından çok ilim adamları olmuştur.
“Bir gün bir ağacın kurumuş kabuğunu gördüm. Orada iki tane hiç rastlamadığım böcek buldum. Derhal birini bir elimle, diğerini de diğer elimle yakaladım. Fakat tam o sırada başka bir cinsten seyrek rastlanır üçüncü bir böcek daha gördüm. Bu böceği kaybedemezdim. Onu yakalayabilmek için hemen sağ elimdeki böceği ağzıma attım. Fakat böcek dilimi soktu. Dilim yanmaya başladı. Çaresiz böceği tükürdüm. Hem o kayboldu. Hem ağacın üzerindeki üçüncü böcek kaçtı.”
Şu üç şey: irade, çalışma ve başarı, bizim bütün hayatımızı kaplar. İrade, parlak ve mesut bir mesleğin kapılarını açar. Çalışma, eşiği atlayıp ilerlememize yardım eder. Yolculuğun sonunda erişeceğimiz başarı da bütün gayretlerimizi mükafatlandırır.
“Allah” inancı, her esere can veriyor, her eseri “büyük” yapıyor. Büyük eseri idrak etmek için büyük olmak gerekir. Büyük dinleyiciler olmasaydı büyük bestekarlar olmayacaktı.
Charles François Gounod en önemli eserinin adını “Ölüm ve Hayat” koymuştu. Ölümü hayattan önce düşünmesinin sebebini soranlara şu cevabı veriyordu: “-Ölüm hayat denilen hayal devresinin sonu olabilir ama o gerçek hayatın başlangıcı, ruhun ölümsüz hayatının başlangıcı demektir.”
Bir öğleden sonra masasında çalışırken başı öne düştü. Ölmüştü. Karısı hemen ev halkını susturdu. ‘Aman’ dedi: “-Rahatsız etmeyin. Ölüm hayatın başlangıcı demişti.
Beethoven yenilik peşinde koşmasını kıyasıya eleştirenlere karşı şöyle diyordu: “-Bir kaç sineğin ısırması, yarışı kazanmaya azmetmiş bir atı durduramaz.”
1685-1750 yılları arasında yaşayan ünlü besteci Johann Sebastian Bach, Avrupa’da büyük besteciler devrinin başlangıcı olarak kabul edilmektedir.
Bach şöyle diyordu: “Allah herşeyi bir ahenk içinde yaratmıştır. O’nun kulu Bach da eserlerini aynı esasa göre vermelidir. Onun için müzikte armoni önemlidir.
Bach’a göre müziğin gayesi şudur: “Müziğin tek gayesi Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaktır. Dinine bağlı herhangi bir kimse çok çalışırsa en az benim kadar başarılı olabilir.”
“Allah’a bağlanan kimseler çok çalışmalıdır. İnsan, yeryüzünde çok çalışmazsa Allah’ın huzuruna rahat çıkamaz. Çok çalışmak ne demektir? Çok çalışmak ağır yükü yerden kaldırıp omuzlara almaktır. Allah’a dolu omuzlarla gidilmelidir.”
İkinci Bölüm: İnsanlar ve Fırınları
İnsanı insan eden huzur değil, gayrettir. Kolaylık değil, güçlüktür. İyi bir gemici en iyi tecrübesini fırtınalar ve dalgalar arasında elde eder. Cesaret, güven ve yüksek disiplin ruhu böyle kazanır.
Dikkatsiz bir insan için Rus atasözü şöyle der: “Ormanda yürür de yakılacak ağaç göremez.” tünelini yapan Sir Isambard Brunor küçük bir gemi kurdunun hareketlerinden ilham almıştır. Sir Brunor bu küçücük mahlukun iyi teçhiz edilmiş başıyla tahtayı önce bir istikamette kemirerek tünel açtığını, tünel tamamlanınca da bunun çatısı ile yan duvarlarını bir nevi vernikle nasıl cilaladığını görmüş. İşte kurdun bu hareketini büyük ölçüde kopya edince Sir Brunor, Thames üzerindeki büyük eserini meydana getirmiştir.
Günde boş harcanan saatlerden sadece bir tanesinden faydalanmasını bilse alelalde kabiliyetteki bir insan bile bilgilerden birine tamamen hakim olabilir.
Zamanın meyve vermeden geçip gitmesine müsaade edilmemelidir. Mason Good Londra da hastalarını ziyarete giderken araba içinde Lucretius’u tercüme etti. Dr. Burney müzik dersi vermek için at sırtında bir öğrencinin evinden öteki öğrencinin evine gittiği sırada Fransızca öğrenmiştir.
Robert Southey diyor ki:
“Hastalığa karar vermiş olanlar için tedavi yoktur. Görevini yapan hiç kimse dünyanın sıkıntılarından şikayet etmez. Sıhhati, elleri, gözleri ve zamanı olan öğrenim görmüş bir insan amacına ulaşamamışsa, Allah’ın verdiği bu nimetlere layık olamamış demektir.”
Sigara
Yazar: Ebu Bekir, Cabir el-Cezairi
Hükümler illetleri üzerine bina edilir” kaidesinden yola çıkarak, haram olan diğer maddelerle kıyaslamalar yaparak, çeşitli yönlerden illeti tespit eder. İlmi, Tıbbi ve Fıkhi açılardan örnekler vererek, ana illetin zarar vermek olduğundan yola çıkarak haram olduğu hükmünü verir.
Halil Günenç Hoca Efendi Fetvalar isimli kitabında bu konuyu şöyle ele alır. Sigara veya tütün denilen şey asr-ı saadette ve müçtehitler arasında olmadığı için hakkında ne ayet, ne hadis ve ne de müçtehitlerin sözü vardır. Onu Kur’an ve sünnetin ışığı altında beyan etmek için çaba göstermek lazımdırasr-ı saadette afyon denilen uyuşturucu madde de yoktu ve tanınmıyordu. Hakkında ne ayet, ne de hadis vardırama aklı izale edip sarhoş eden şarabı yasaklayan İslam dini, mutlaka aklı izale etmekle birlikte vücuda da uyuşturan afyonu da yasaklayacaktır. Bunun için ulema afyonu da yasaklayarak haram olduğunu beyan etmiştir.
Sigarada çıktığı ve halk arasında yayıldığı zaman fukaha onun hükmünü ortaya çıkarmak için, araştırmaya başladılar. Bu hususta birlik sağlanamadıysa da çoğu: “Hakkında (ayet- hadis) olmadığı için mübahtır” demişlerancak bir kimse için kesin zararlı ise, onu içen kimse fakir olup çocuklarını ve aile efradını fakr-u zaruret içinde bırakırsa, onların nafakalarını tütün ve sigaraya verirse haram olmasında şüphe yoktur[1].
TÜTÜN MADDESİ.
Sigara aslen Amerika’da yetişen bir bitkidir, ama şimdi Avrupa memleketlerinde de ekilmektedir. Boyu bir, bir-buçuk metreye varır, ılıman iklimlerde yetişir. Özellikle sıcak olan memleketlerde boynunun beş metreye vardığı da olur. Kurumuş yaprakları sigara olarak içilerek, yahut çiğnenerek veya nikotini ilaç gibi buruna damlatılarak kullanılır. Bu çok zararlı bir adettiraraştırmacılar bu maddenin insanlığa verdiği zararların içkinin verdiği zararlara eşit olduğuna işaret etmişlerdir.
Bu madde Amerika’nın keşfinden önce 15. Asırda yoktu. Avrupa’da yayılması da İspanyol gemicileri vasıtasıyla olmuştur. Onlar Amerika yetkililerini sigara içiyor buldular, onları taklit ettiler ve bu adeti Avrupa’ya getirdiler, böylece Avrupa’ya yayıldı.
SİGARA İÇMENİN HÜKMÜ
Sigara içmenin hükmü ile ilgili araştırma bizden iki şeyin hakikatının bilinmesini ister:
1. Zararın manasının ne olduğunu
2. Zararın isabet ettiği yerin ne olduğunu.
Zararın manasına gelince: Lafzı, yani kelime manası çok çeşitlidir. Bunların her biri kendisinde faydalı olmayan şeyi anlatır, yahut zorluk, darlık, kötü bir hal ve başka bir şeyde noksanlığı ifade eder.
Zararın isabet ettiği yere gelince: Bu Müslüman’a nispetle onun vücudu, dini, aklı, malı ve ırzıdır. Bu yerler ilahi şeriatın, insanın onları koruması ve muhafaza etmesi için koyduğu beş külli esastır; çünkü onlar hayatı ayakta tutan Dünya ile Ahiret saadetinin üzerinde dönüp durduğu esaslardır. Bundan dolayı İslam şeriatı bu külli esasları bozan her Müslüman için cezalar getirmiştir. Kasten adam öldüren için kısas, başkalarının malını çalan kimse için el kesme, insanların namuslarına dokunarak onların aileleriyle zina eden kimse için ölünceye kadar taşlanma, iffetli kadınların iffet ve şerefine leke sürmek için iftira atan kimseye değnek cezalarını koymuştur, koymakla da kalmayarak bu külli esaslardan birine veya hepsine birden, noksanlık veya zarar vermek ki haram kılınmış bir cinayettir.
Zararın isabet ettiği yeri böylece araştırdıktan sigaranın zararları üzerinde durulmaktadır.
1 - İnsan Vücuduna Yaptığı Zarar
Sigara insan vücuduna zararlı ve onu helak edicidir. Sigaranın insan vücuduna zarar verdiği mütehassıs doktorlar tarafından şöyle ifade edilmektedir. Zehirli bir madde olan sigaranın en tehlikeli yönleri şöyledir:
A. Nikotin: Bu gün insanlığın bildiği zehirlerin en tehlikelilerindendir. Genç bir insanı öldürmek için ondan bir miligram vermek, zerk etmek yeterlidir. Bu miktar insan vücudunda bulunan kanın bir kilogramında milyonda bir parçadır. Bir adet sigarada ise 1-3 gram arasında değişmektedir.
B. Karbon monoksit gazı: Sigara içen bu gazı burnuna çeker, bu ise zehirli bir gaz olduğundan dolayı, kandaki oksijenin zehirlenmesine sebep olmaktadır. Bunun sonucu olarak günde bir paket sigara içen kimse gücünün 1/5′ ni kaybetmiş demektir.
C. Zift yahut katran: Her sigarada 15-30 miligram zift bulunur bu da zamanla sigara içen kimsenin solunum organlarında iltihaplanmalara sebebiyet verir.
Dr. Muhammet Ali Bal ise sigara hakkındaki bilgileri şöyle özetliyor.
I. Her bir sigara kişinin ömründen 5,5 dakika eksiltir. O da sigara içtiği sırada geçen zamanın ta kendisidir.
II. Her üç sigara tiryakisinden en az biri ecelinden evvel ölür. Bu görüş İngiltere Kraliyet Üniversitesi’nin resmi olarak açıklayıp neşrettiği istatistiklere göredir.
III. Son olarak ta kanser, nefes darlığı, kısırlık, zayıflık, saçların dökülmesi, damar sertleşmesi, ana rahmindeki çocukların çirkin bir hal alması, kalp sıkıştırması gibi hastalıkların her biri sigaranın sebep olduğu hastalıklardır.
2. Akla Yaptığı Zararlar:
Akıl insanoğlunun diğer yaratıklardan seçilip ayrıldığı bir hususiyettirakla zarar vermesi sebebiyledir ki içki haram kılınmıştır. Yine afyon, eroin ve diğer aklı giderici şeyler de cinsleri ve etkileri farklı olmasına rağmen, haram kılınmıştır. Bunun için içki içen kişilere de caydırıcı ve men edici cezalar konulmuştur. Bu da, bu cürümü işlemek suretiyle akla zarar veren kişiye bütün insanların huzurunda seksen değnek vurulması cezasıdır. Had cezaları akla zarar veren şeyler için ALLAH (cc) tarafından konmuş cezalardır. Çünkü onlar bir an olsun insana isabet etse insanın canlılık ve şevkini ayakta tutan aklına zarar verirler. Sigaranın da insan aklına menfi yönde tesir ettiğini ve ona zarar verdiğini görürüz. Sigara tiryakisi halini söyle açıklar: ‘Sanki gözlerim kapanmış, kafam şişmişti. Aklım almıyor anlayamıyordum. Aklım beni yanıltmıştı. Bütün bunlar sigara içtiğim içindi.’
3. Mala Verdiği Zararlar:
Kanın (canın) gözetilip sakınılması, ırzın muhafazası gibi dini hükümler içinde malın hürmeti de mertebe yönünden asla onlardan aşağı değildir. Kur’ an-ı Kerimde bir ayette “Allah Teala Müminlerden canlarını ve mallarını satın aldı” başka bir ayette “Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihat ediniz” Mal ve canın haram kılınması ve yasaklanması hakkında Resulullah’ ın sünneti aralarını şöyle birleştirdi: “Sizin mallarınız ve canınız size haram kılınmıştır”. Bütün bunlar İslam’da mala verilen değere işaret etmektedir. Bundan dolayı malın israf edilmesi ve saçılıp savrulmasını haram kılmış, infak edilmesi hususunda da adaletli olmayı emretmiştir. Bir başka ayet-i kerimede “Yakınına, düşküne, yolcuya hakkını ver; elindekini saçıp savurma”(İsra, 26). Bir başka ayet-i kerimede “Onlar sarf ettikleri zaman ne israf ederler, ne de cimrilik; ikisi arasında bir yol tutarlar. Bütün bu hususlar sigara içmenin yanlış bir iş olduğunu bize öğrettiği insanın vücuduna ve malına da zarar verdiğini gösterir. Bu sebeple malı israf etmenin, saçıp savurmanın haram oluşu gibi sigara içmekte haramdır.
4. Şahsiyete Zarar Verip İnsanın Şerefini Zedeler:
Sigara içmek insanın şahsiyet ve namusuna zarar verir mi ki bu sebeple haram kılınsın. Doğru cevap gerçekten sigara içmenin insan şahsiyetine zarar verdiğidir. Bir kimse insanlar içinde sigara içmesiyle bilinmeden önce utancından dolayı ne babası ne kardeşleri, amcaları, halaları gibi akrabalarının önünde sigara içmeğe cesaret edemez. Bu durum fıtrat-ı selime sahibi kimseler için sigara içmenin insan şahsiyetine leke sürdüğü ve zarar verdiğine şahitlik yapmaktadır şahit olarak da yeter.
5. Dine Yaptığı Zarar:
Sigara içmek kulun saadete ermesi veya şekavete düşmesine tesir etme makamında bulunan namaza, onu batıl hale getirecek derecede zarar verir; çünkü namaz her türlü pislikten temiz olma (hadesten taharet) şartına bağlıdır. Peygamberimiz mübarek sözlerinde “Allah Teala abdestsizlik meydana gelince, abdest almadıkça namazınızı kabul etmez.” Buyurmuşlardır. Bir başka hadislerinde “Allah temiz (abdestli) olmayanın namazını kabul etmez” buyurmuşlardır. Bir başka hadislerinde “Kişi meleklere eziyet vermemesi için sağa sola tükürmesin” Bir başka hadislerinde “ soğan, samırsak veya pırasa yiyen mescidimize gelmesin”
Sonuç olarak
Sigaranın zararlarını, çirkinliğini bu kadar açıkladıktan sonra, onun günahlığı diğer günah olan şeylerle, haramlığı diğer haram olan şeylerle eşit midir, yoksa değil midir?
Allah (cc) buyuruyor: “Günahın zahirini de batınını da terk ediniz. Günah işleyenler işledikleri günahın karşılığını göreceklerdir. “
Hükümler illetleri üzerine bina edilir” kaidesinden yola çıkarak, haram olan diğer maddelerle kıyaslamalar yaparak, çeşitli yönlerden illeti tespit eder. İlmi, Tıbbi ve Fıkhi açılardan örnekler vererek, ana illetin zarar vermek olduğundan yola çıkarak haram olduğu hükmünü verir.
Halil Günenç Hoca Efendi Fetvalar isimli kitabında bu konuyu şöyle ele alır. Sigara veya tütün denilen şey asr-ı saadette ve müçtehitler arasında olmadığı için hakkında ne ayet, ne hadis ve ne de müçtehitlerin sözü vardır. Onu Kur’an ve sünnetin ışığı altında beyan etmek için çaba göstermek lazımdırasr-ı saadette afyon denilen uyuşturucu madde de yoktu ve tanınmıyordu. Hakkında ne ayet, ne de hadis vardırama aklı izale edip sarhoş eden şarabı yasaklayan İslam dini, mutlaka aklı izale etmekle birlikte vücuda da uyuşturan afyonu da yasaklayacaktır. Bunun için ulema afyonu da yasaklayarak haram olduğunu beyan etmiştir.
Sigarada çıktığı ve halk arasında yayıldığı zaman fukaha onun hükmünü ortaya çıkarmak için, araştırmaya başladılar. Bu hususta birlik sağlanamadıysa da çoğu: “Hakkında (ayet- hadis) olmadığı için mübahtır” demişlerancak bir kimse için kesin zararlı ise, onu içen kimse fakir olup çocuklarını ve aile efradını fakr-u zaruret içinde bırakırsa, onların nafakalarını tütün ve sigaraya verirse haram olmasında şüphe yoktur[1].
TÜTÜN MADDESİ.
Sigara aslen Amerika’da yetişen bir bitkidir, ama şimdi Avrupa memleketlerinde de ekilmektedir. Boyu bir, bir-buçuk metreye varır, ılıman iklimlerde yetişir. Özellikle sıcak olan memleketlerde boynunun beş metreye vardığı da olur. Kurumuş yaprakları sigara olarak içilerek, yahut çiğnenerek veya nikotini ilaç gibi buruna damlatılarak kullanılır. Bu çok zararlı bir adettiraraştırmacılar bu maddenin insanlığa verdiği zararların içkinin verdiği zararlara eşit olduğuna işaret etmişlerdir.
Bu madde Amerika’nın keşfinden önce 15. Asırda yoktu. Avrupa’da yayılması da İspanyol gemicileri vasıtasıyla olmuştur. Onlar Amerika yetkililerini sigara içiyor buldular, onları taklit ettiler ve bu adeti Avrupa’ya getirdiler, böylece Avrupa’ya yayıldı.
SİGARA İÇMENİN HÜKMÜ
Sigara içmenin hükmü ile ilgili araştırma bizden iki şeyin hakikatının bilinmesini ister:
1. Zararın manasının ne olduğunu
2. Zararın isabet ettiği yerin ne olduğunu.
Zararın manasına gelince: Lafzı, yani kelime manası çok çeşitlidir. Bunların her biri kendisinde faydalı olmayan şeyi anlatır, yahut zorluk, darlık, kötü bir hal ve başka bir şeyde noksanlığı ifade eder.
Zararın isabet ettiği yere gelince: Bu Müslüman’a nispetle onun vücudu, dini, aklı, malı ve ırzıdır. Bu yerler ilahi şeriatın, insanın onları koruması ve muhafaza etmesi için koyduğu beş külli esastır; çünkü onlar hayatı ayakta tutan Dünya ile Ahiret saadetinin üzerinde dönüp durduğu esaslardır. Bundan dolayı İslam şeriatı bu külli esasları bozan her Müslüman için cezalar getirmiştir. Kasten adam öldüren için kısas, başkalarının malını çalan kimse için el kesme, insanların namuslarına dokunarak onların aileleriyle zina eden kimse için ölünceye kadar taşlanma, iffetli kadınların iffet ve şerefine leke sürmek için iftira atan kimseye değnek cezalarını koymuştur, koymakla da kalmayarak bu külli esaslardan birine veya hepsine birden, noksanlık veya zarar vermek ki haram kılınmış bir cinayettir.
Zararın isabet ettiği yeri böylece araştırdıktan sigaranın zararları üzerinde durulmaktadır.
1 - İnsan Vücuduna Yaptığı Zarar
Sigara insan vücuduna zararlı ve onu helak edicidir. Sigaranın insan vücuduna zarar verdiği mütehassıs doktorlar tarafından şöyle ifade edilmektedir. Zehirli bir madde olan sigaranın en tehlikeli yönleri şöyledir:
A. Nikotin: Bu gün insanlığın bildiği zehirlerin en tehlikelilerindendir. Genç bir insanı öldürmek için ondan bir miligram vermek, zerk etmek yeterlidir. Bu miktar insan vücudunda bulunan kanın bir kilogramında milyonda bir parçadır. Bir adet sigarada ise 1-3 gram arasında değişmektedir.
B. Karbon monoksit gazı: Sigara içen bu gazı burnuna çeker, bu ise zehirli bir gaz olduğundan dolayı, kandaki oksijenin zehirlenmesine sebep olmaktadır. Bunun sonucu olarak günde bir paket sigara içen kimse gücünün 1/5′ ni kaybetmiş demektir.
C. Zift yahut katran: Her sigarada 15-30 miligram zift bulunur bu da zamanla sigara içen kimsenin solunum organlarında iltihaplanmalara sebebiyet verir.
Dr. Muhammet Ali Bal ise sigara hakkındaki bilgileri şöyle özetliyor.
I. Her bir sigara kişinin ömründen 5,5 dakika eksiltir. O da sigara içtiği sırada geçen zamanın ta kendisidir.
II. Her üç sigara tiryakisinden en az biri ecelinden evvel ölür. Bu görüş İngiltere Kraliyet Üniversitesi’nin resmi olarak açıklayıp neşrettiği istatistiklere göredir.
III. Son olarak ta kanser, nefes darlığı, kısırlık, zayıflık, saçların dökülmesi, damar sertleşmesi, ana rahmindeki çocukların çirkin bir hal alması, kalp sıkıştırması gibi hastalıkların her biri sigaranın sebep olduğu hastalıklardır.
2. Akla Yaptığı Zararlar:
Akıl insanoğlunun diğer yaratıklardan seçilip ayrıldığı bir hususiyettirakla zarar vermesi sebebiyledir ki içki haram kılınmıştır. Yine afyon, eroin ve diğer aklı giderici şeyler de cinsleri ve etkileri farklı olmasına rağmen, haram kılınmıştır. Bunun için içki içen kişilere de caydırıcı ve men edici cezalar konulmuştur. Bu da, bu cürümü işlemek suretiyle akla zarar veren kişiye bütün insanların huzurunda seksen değnek vurulması cezasıdır. Had cezaları akla zarar veren şeyler için ALLAH (cc) tarafından konmuş cezalardır. Çünkü onlar bir an olsun insana isabet etse insanın canlılık ve şevkini ayakta tutan aklına zarar verirler. Sigaranın da insan aklına menfi yönde tesir ettiğini ve ona zarar verdiğini görürüz. Sigara tiryakisi halini söyle açıklar: ‘Sanki gözlerim kapanmış, kafam şişmişti. Aklım almıyor anlayamıyordum. Aklım beni yanıltmıştı. Bütün bunlar sigara içtiğim içindi.’
3. Mala Verdiği Zararlar:
Kanın (canın) gözetilip sakınılması, ırzın muhafazası gibi dini hükümler içinde malın hürmeti de mertebe yönünden asla onlardan aşağı değildir. Kur’ an-ı Kerimde bir ayette “Allah Teala Müminlerden canlarını ve mallarını satın aldı” başka bir ayette “Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihat ediniz” Mal ve canın haram kılınması ve yasaklanması hakkında Resulullah’ ın sünneti aralarını şöyle birleştirdi: “Sizin mallarınız ve canınız size haram kılınmıştır”. Bütün bunlar İslam’da mala verilen değere işaret etmektedir. Bundan dolayı malın israf edilmesi ve saçılıp savrulmasını haram kılmış, infak edilmesi hususunda da adaletli olmayı emretmiştir. Bir başka ayet-i kerimede “Yakınına, düşküne, yolcuya hakkını ver; elindekini saçıp savurma”(İsra, 26). Bir başka ayet-i kerimede “Onlar sarf ettikleri zaman ne israf ederler, ne de cimrilik; ikisi arasında bir yol tutarlar. Bütün bu hususlar sigara içmenin yanlış bir iş olduğunu bize öğrettiği insanın vücuduna ve malına da zarar verdiğini gösterir. Bu sebeple malı israf etmenin, saçıp savurmanın haram oluşu gibi sigara içmekte haramdır.
4. Şahsiyete Zarar Verip İnsanın Şerefini Zedeler:
Sigara içmek insanın şahsiyet ve namusuna zarar verir mi ki bu sebeple haram kılınsın. Doğru cevap gerçekten sigara içmenin insan şahsiyetine zarar verdiğidir. Bir kimse insanlar içinde sigara içmesiyle bilinmeden önce utancından dolayı ne babası ne kardeşleri, amcaları, halaları gibi akrabalarının önünde sigara içmeğe cesaret edemez. Bu durum fıtrat-ı selime sahibi kimseler için sigara içmenin insan şahsiyetine leke sürdüğü ve zarar verdiğine şahitlik yapmaktadır şahit olarak da yeter.
5. Dine Yaptığı Zarar:
Sigara içmek kulun saadete ermesi veya şekavete düşmesine tesir etme makamında bulunan namaza, onu batıl hale getirecek derecede zarar verir; çünkü namaz her türlü pislikten temiz olma (hadesten taharet) şartına bağlıdır. Peygamberimiz mübarek sözlerinde “Allah Teala abdestsizlik meydana gelince, abdest almadıkça namazınızı kabul etmez.” Buyurmuşlardır. Bir başka hadislerinde “Allah temiz (abdestli) olmayanın namazını kabul etmez” buyurmuşlardır. Bir başka hadislerinde “Kişi meleklere eziyet vermemesi için sağa sola tükürmesin” Bir başka hadislerinde “ soğan, samırsak veya pırasa yiyen mescidimize gelmesin”
Sonuç olarak
Sigaranın zararlarını, çirkinliğini bu kadar açıkladıktan sonra, onun günahlığı diğer günah olan şeylerle, haramlığı diğer haram olan şeylerle eşit midir, yoksa değil midir?
Allah (cc) buyuruyor: “Günahın zahirini de batınını da terk ediniz. Günah işleyenler işledikleri günahın karşılığını göreceklerdir. “
68′li Olmak
1940’lı yıllarda doğan, sözde demokrasi içinde 1950’lerin baskısını yaşayan ve 1961 Anayasasının özgür ortamı içinde yeni bir dünya kurabileceğini sanan bir bölüm genç insanın yaşadığı; umut ve sevgi dolu, heyecanlı bir macera idi ‘68 olayları’.”
O zamanın gençleri çok okumaya çalışırlardı.
68 kuşağına ortak bir zemini sağlayan ad, filozof ve eylem adamı olarak Karl Marks’tı.
68 kuşağına 61 Anayasası’nın özgürlük havası içinde tüm eylemlerinde insan sevgisinin izlerini taşıdı.
Emperyalizmin baskı ve etkisinden uzak, tam bağımsız ve demokrasinin gerçek anlamıyla işlediği yani ekonomik temellere dayandığı, mutlu bir Türkiye’nin kurulması için mücadele etmek 68 kuşağının amacıydı.
Tepeden inme ve temelsiz bir demokrasi hazmedilemez, oluşturulan özgür ortam toplumun aleyhine gelişir.
Elimizde böylesi demokrat ve ileri bir anayasa olmasına karşın, Türkiye demokratik rejimini neden yürütemedi, sorusun 60’lardan günümüze sorulur. Bu soruya verilen, Türkiye temel hak ve özgürlükleri eksiksiz yaşadığı için bu duruma düşmüştür, cevabı yanlıştır. Çünkü anayasa kimseye bölücülük yapın, adam öldürün vs. dememiştir. Türkiye’mizi kardeş kavgasının eşiğine getiren şey özgürlük ortamı değil, özgürlük ortamına getirilmek istenen kısıtlamalar olmuştur. Devletin şekli ve cumhuriyetin nitelikleri hariç her şey tartışılmalıdır.
Celal Bayar, Atatürk’ün silah arkadaşıydı. Banka ve ekonomi bilgisi sebebiyle Atatürk Celal Bayar’ı koruyordu. Atatürk öldüğünde başbakan olan Bayar savunmasız olduğu için istifa edip yerini İsmet Paşa’ya bırakır. Çok partili sistemle çiftçi ve muhafazakar kesimi arkasına alıp Demokrat Parti ile iktidara gelir. Türk demokrasisini, tüm devlet güçlerini birleştirerek oluşturdukları Tahkikat Komisyonu ile boğarak askeri kışladan çıkarttılar. Siyasal idam sehpalarının tekrar gündeme gelmesine yol açtı.
Türkiye’de 1960 öncesi günlerde, değil çoğulcu demokrasilerde; ılımlı totaliter rejimlerde bile rastlanması mümkün olmayan bir devlet terörü hüküm sürüyordu.
27 Mayıs ihtilalinin, ordunun kışladan çıkması gibi tatsız bir alışkanlığın başlangıcı olduğuna kuşku yoktur. Ve gerek bu yönüyle ve gerekse ulus iradesiyle belirlenmiş olan bir siyasal iktidarı, silah zoruyla değiştirmiş olması bakımından eleştirilere açıktır. 27 Mayıs 1960; Türk ordusunun, ulus yaşamına yaptığı olumlu bir müdahaledir.
Devrim, bir toplumdaki ekonomik ve siyasal yararlanmanın toplumun geniş kesimleri lehine hızla değişimidir. Eğer bu değişim, toplumun geniş kesimleri lehine değil de daha dar bir kesim lehine gerçekleşirse, bir karşı devrim söz konusudur. Eğer bu değişim uzun bir zaman sürecinde gerçekleşirse, evrimden söz etmek gerekir. Toplumun yaşamında hiçbir değişiklik olmamışsa ve sadece yönetimi el değiştirmişse, bir hükümet darbesinden söz etmek gerekir. Her devrim, mutlaka bir ihtilal sonunda ortaya çıkmaz. Her ihtilal sonucu devrim olmaz.
Demokrat Parti’nin 60 kadrosu, Türkiye’nin o güne kadar çıkardığı en nitelikli kadrolardan biriydi. Bu kadronun siyasal yaşamdan itilmesi, niteliksizlerin görev almasına yol açtı. Nitelikliler “nasıl olsa asker izin vermez” korkusuyla siyasal yaşama katılmadı. Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın idamı da 27 Mayıs’ın olumsuz yönüdür.
27 Mayıs her şeye rağmen bir devrimdi.
Terör vesile edilerek üniversite özerkliğinin ortadan kaldırılması yönündeki eğilim ülkemizi halen etkilemektedir.
Özerk üniversiteler özgürlükçü demokrasinin vazgeçilmez koşulu ve onur kaynağıdır. Zaten özerk üniversite, devlet içinde devlet olan, sorumsuz bir kurum olarak yaşayamaz. Toplumuna karşı sorumludur, çağına karşı da sorumludur. Aksi taktirde tasfiye olur, gider.
12 Eylül 1980 müdahalesi için bardağı taşıran damla şeriat çabaları ve ünlü Konya mitingidir.
2969 sayılı yasa gereğince 12 Eylül 1980 ile 6 Kasım 1983 arasındaki dönem uygulamalarını eleştirmek yasaktır.
Özel üniversitelere, devletin yapması gereken bir işi yaptığı için devlet bütçesinden bir yardım sağlanıyor. Diğer liseler ve Pamukkale Turizm de devletin yapması gereken eğitim ve ulaşım işini yaparken niçin onlara yardım yapılmaz.
YÖK için alınması gereken önlemler:
1. Yükseköğretim Kurumunun ayrıntılara değin yetkilerini iptal ederek salt planlama, eşgüdüm ve denetim yetkileri elde tutulur.
2. Fakültelere tüzel kişilikleri geri verilir.
3. Tüm birimlerde yöneticilerin seçimle belirlenecekleri bir sistem oluşturulur.
4. Akademik yaşamın her aşamasına tez zorunluluğu yeniden konur.
Cumhurbaşkanının seçtiği üç rektör adayından biri için demokratik olmayan bir sistem görülür. Öğretim üyeleri üç rektörden birine üç katı oy verse de cumhurbaşkanı en az oy alanı layık görse onu seçer. Burada da demokrasiden söz edilemez.
Kültür evrensel bir olgudur. Ancak bir kültür ulusal motiflerle süslenmedikçe zenginleşemez.
Kimileri kültür üretir, ama çoğunluk için kültür bir tüketim malzemesidir.
Egemen sınıflar kültürün genişlemesini istemezler. Çünkü çoğu kez okuyan, düşünen kafalar başlarına bela olur. Bu bakımdan ellerinden geldikçe kültürü yozlaştırma yoluna giderler.
Tüketim toplumu, kapitalist sistemle hızlı bir ekonomik gelişme sağlamış olan ve insanların her türlü gereksinimini karşılayan toplumdur. İnsanoğlu tarihi boyunca her gün biraz daha fazla tüketiyor.
Ulus soyut, tarihsel ve felsefi bir kavramdır. Halk ise, somut ve toplumbilimseldir.
Bir yandan kitle iletişim araçlarıyla, sonsuz bir tüketim özendirmesi yapılırken, bir yandan da tasarrufun erdemlerini dinleyen halk şaşkına döner.
Ülkelerin ekonomi politikalarına yön verenler, eğer istedikleri tasarruf oranına nasihatle ulaşamazlarsa, bunu zorla da yapabilirler.
Sağ kesim daha çok okumaktadır. Çünkü kitapları basmak için devlet desteğinin yanında özel kuruluşlardan da destek gördüğü için daha ucuzdur. Ayrıca sağ kitaplar solunkiler gibi suç aleti olarak görülmez.
Dünya üzerindeki tüm batı modeli demokrasilerde; nerede, ne zaman parlamento iradesiyle bir erken seçim olmuşsa, o erken seçim iktidar istediği için olmuştur ve genellikle iktidarın isteği yönünde sonuçlanmıştır. Eğer erken seçim muhalefetin çıkarlarına uygun düşerse, hangi iktidar bunu gerçekleştirir? İktidarlar erken seçimi parlamentoda çoğunluklarını pekiştirmek ve geliştirmek için yaparlar.
12 Eylül 1980, Türkiye’de 1961 Anayasasının getirmiş olduğu özgürlük ortamının sonu oldu.
AT’a katılmamız durumunda, artık bir alışkanlık haline gelmiş olan askeri darbeler sona erecektir.
AT’a alınmamamızın bir sebebi de nüfusumuzun fazla olmasıdır. İşsizlerimizin çokluğu AT’nin gözünü korkutuyor. Bunun bir sebebi de tarihsel birikimdir. Tarih boyunca bizi düşman görüp, savaşan ülkelerin dost olacağını söyleyemeyiz.
Türkiye büyük ve önemli bir devlettir. Ortadoğu’nun ve Orta Asya Cumhuriyetlerinin anahtarıdır.
Uluslararası ilişkiler karşılıklı çıkarlara dayanır Türkiye coğrafi konumuyla, ekonomik potansiyeli ile, yetişmiş insan gücüyle dünya üzerinde önemli bir konumdadır PKK’nın devleti kendi devleti olarak görüp, sahip çıkmasına çalışmalı ve böylece terör sorunu temizlenmelidir.
Devlet daha 1960’lı yılların sonlarında solun üzerinden koruyucu kanatlarını çekmiş, solu sokağa itmeye başlamıştı.
Parlamentolardaki parti sayısının azalması ortaya güçlü hükümetler çıkartıyorsa, o zaman en güçlü hükümetler tek partili rejimlerde olur. Bunun ise demokrasi adına kabul edilmesi elbette mümkün değildir. Güçlü bir parlamento ise toplumdaki tüm eğilimleri temsil eden parlamentodur.
12 Mart, özgürlükleri koruma adına kısıtlamalar getirdi.
Türkiye geçmişten beri kritik dönemini yaşamaktadır. Bir türlü kritik olmayan döneme ulaşılamamıştır.
Türk halkının haksızlıklar karşısında tepkisiz olma sebepleri; örgütsüz olmaları, aldatıcı bir bolluk görüntüsü, toplumun geniş kesimlerinin ekonomik olarak büyük yoksulluklar içine düşmeleridir.
Toplumsal barışın bozulması, o ülkenin bütünlüğünü isteyen kaderini o ülkenin kaderine bağlamış olan gruplardan hiçbirine yarar sağlamaz.
ABD; Almanya, Rusya ve Japonya’nın adımlarını izlerken İran’ın Asya Türk-İslam Cumhuriyetlerini etkisi altına almasından çekinmektedir. Zira İran buraları etkisi altına alırsa Pakistan ve Afganistan’ı da peşine takacak ve ortaya çıkacak olan İslam radikalizmi, hem körfezi hem de İsrail’i tehdit edecek.
O zamanın gençleri çok okumaya çalışırlardı.
68 kuşağına ortak bir zemini sağlayan ad, filozof ve eylem adamı olarak Karl Marks’tı.
68 kuşağına 61 Anayasası’nın özgürlük havası içinde tüm eylemlerinde insan sevgisinin izlerini taşıdı.
Emperyalizmin baskı ve etkisinden uzak, tam bağımsız ve demokrasinin gerçek anlamıyla işlediği yani ekonomik temellere dayandığı, mutlu bir Türkiye’nin kurulması için mücadele etmek 68 kuşağının amacıydı.
Tepeden inme ve temelsiz bir demokrasi hazmedilemez, oluşturulan özgür ortam toplumun aleyhine gelişir.
Elimizde böylesi demokrat ve ileri bir anayasa olmasına karşın, Türkiye demokratik rejimini neden yürütemedi, sorusun 60’lardan günümüze sorulur. Bu soruya verilen, Türkiye temel hak ve özgürlükleri eksiksiz yaşadığı için bu duruma düşmüştür, cevabı yanlıştır. Çünkü anayasa kimseye bölücülük yapın, adam öldürün vs. dememiştir. Türkiye’mizi kardeş kavgasının eşiğine getiren şey özgürlük ortamı değil, özgürlük ortamına getirilmek istenen kısıtlamalar olmuştur. Devletin şekli ve cumhuriyetin nitelikleri hariç her şey tartışılmalıdır.
Celal Bayar, Atatürk’ün silah arkadaşıydı. Banka ve ekonomi bilgisi sebebiyle Atatürk Celal Bayar’ı koruyordu. Atatürk öldüğünde başbakan olan Bayar savunmasız olduğu için istifa edip yerini İsmet Paşa’ya bırakır. Çok partili sistemle çiftçi ve muhafazakar kesimi arkasına alıp Demokrat Parti ile iktidara gelir. Türk demokrasisini, tüm devlet güçlerini birleştirerek oluşturdukları Tahkikat Komisyonu ile boğarak askeri kışladan çıkarttılar. Siyasal idam sehpalarının tekrar gündeme gelmesine yol açtı.
Türkiye’de 1960 öncesi günlerde, değil çoğulcu demokrasilerde; ılımlı totaliter rejimlerde bile rastlanması mümkün olmayan bir devlet terörü hüküm sürüyordu.
27 Mayıs ihtilalinin, ordunun kışladan çıkması gibi tatsız bir alışkanlığın başlangıcı olduğuna kuşku yoktur. Ve gerek bu yönüyle ve gerekse ulus iradesiyle belirlenmiş olan bir siyasal iktidarı, silah zoruyla değiştirmiş olması bakımından eleştirilere açıktır. 27 Mayıs 1960; Türk ordusunun, ulus yaşamına yaptığı olumlu bir müdahaledir.
Devrim, bir toplumdaki ekonomik ve siyasal yararlanmanın toplumun geniş kesimleri lehine hızla değişimidir. Eğer bu değişim, toplumun geniş kesimleri lehine değil de daha dar bir kesim lehine gerçekleşirse, bir karşı devrim söz konusudur. Eğer bu değişim uzun bir zaman sürecinde gerçekleşirse, evrimden söz etmek gerekir. Toplumun yaşamında hiçbir değişiklik olmamışsa ve sadece yönetimi el değiştirmişse, bir hükümet darbesinden söz etmek gerekir. Her devrim, mutlaka bir ihtilal sonunda ortaya çıkmaz. Her ihtilal sonucu devrim olmaz.
Demokrat Parti’nin 60 kadrosu, Türkiye’nin o güne kadar çıkardığı en nitelikli kadrolardan biriydi. Bu kadronun siyasal yaşamdan itilmesi, niteliksizlerin görev almasına yol açtı. Nitelikliler “nasıl olsa asker izin vermez” korkusuyla siyasal yaşama katılmadı. Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın idamı da 27 Mayıs’ın olumsuz yönüdür.
27 Mayıs her şeye rağmen bir devrimdi.
Terör vesile edilerek üniversite özerkliğinin ortadan kaldırılması yönündeki eğilim ülkemizi halen etkilemektedir.
Özerk üniversiteler özgürlükçü demokrasinin vazgeçilmez koşulu ve onur kaynağıdır. Zaten özerk üniversite, devlet içinde devlet olan, sorumsuz bir kurum olarak yaşayamaz. Toplumuna karşı sorumludur, çağına karşı da sorumludur. Aksi taktirde tasfiye olur, gider.
12 Eylül 1980 müdahalesi için bardağı taşıran damla şeriat çabaları ve ünlü Konya mitingidir.
2969 sayılı yasa gereğince 12 Eylül 1980 ile 6 Kasım 1983 arasındaki dönem uygulamalarını eleştirmek yasaktır.
Özel üniversitelere, devletin yapması gereken bir işi yaptığı için devlet bütçesinden bir yardım sağlanıyor. Diğer liseler ve Pamukkale Turizm de devletin yapması gereken eğitim ve ulaşım işini yaparken niçin onlara yardım yapılmaz.
YÖK için alınması gereken önlemler:
1. Yükseköğretim Kurumunun ayrıntılara değin yetkilerini iptal ederek salt planlama, eşgüdüm ve denetim yetkileri elde tutulur.
2. Fakültelere tüzel kişilikleri geri verilir.
3. Tüm birimlerde yöneticilerin seçimle belirlenecekleri bir sistem oluşturulur.
4. Akademik yaşamın her aşamasına tez zorunluluğu yeniden konur.
Cumhurbaşkanının seçtiği üç rektör adayından biri için demokratik olmayan bir sistem görülür. Öğretim üyeleri üç rektörden birine üç katı oy verse de cumhurbaşkanı en az oy alanı layık görse onu seçer. Burada da demokrasiden söz edilemez.
Kültür evrensel bir olgudur. Ancak bir kültür ulusal motiflerle süslenmedikçe zenginleşemez.
Kimileri kültür üretir, ama çoğunluk için kültür bir tüketim malzemesidir.
Egemen sınıflar kültürün genişlemesini istemezler. Çünkü çoğu kez okuyan, düşünen kafalar başlarına bela olur. Bu bakımdan ellerinden geldikçe kültürü yozlaştırma yoluna giderler.
Tüketim toplumu, kapitalist sistemle hızlı bir ekonomik gelişme sağlamış olan ve insanların her türlü gereksinimini karşılayan toplumdur. İnsanoğlu tarihi boyunca her gün biraz daha fazla tüketiyor.
Ulus soyut, tarihsel ve felsefi bir kavramdır. Halk ise, somut ve toplumbilimseldir.
Bir yandan kitle iletişim araçlarıyla, sonsuz bir tüketim özendirmesi yapılırken, bir yandan da tasarrufun erdemlerini dinleyen halk şaşkına döner.
Ülkelerin ekonomi politikalarına yön verenler, eğer istedikleri tasarruf oranına nasihatle ulaşamazlarsa, bunu zorla da yapabilirler.
Sağ kesim daha çok okumaktadır. Çünkü kitapları basmak için devlet desteğinin yanında özel kuruluşlardan da destek gördüğü için daha ucuzdur. Ayrıca sağ kitaplar solunkiler gibi suç aleti olarak görülmez.
Dünya üzerindeki tüm batı modeli demokrasilerde; nerede, ne zaman parlamento iradesiyle bir erken seçim olmuşsa, o erken seçim iktidar istediği için olmuştur ve genellikle iktidarın isteği yönünde sonuçlanmıştır. Eğer erken seçim muhalefetin çıkarlarına uygun düşerse, hangi iktidar bunu gerçekleştirir? İktidarlar erken seçimi parlamentoda çoğunluklarını pekiştirmek ve geliştirmek için yaparlar.
12 Eylül 1980, Türkiye’de 1961 Anayasasının getirmiş olduğu özgürlük ortamının sonu oldu.
AT’a katılmamız durumunda, artık bir alışkanlık haline gelmiş olan askeri darbeler sona erecektir.
AT’a alınmamamızın bir sebebi de nüfusumuzun fazla olmasıdır. İşsizlerimizin çokluğu AT’nin gözünü korkutuyor. Bunun bir sebebi de tarihsel birikimdir. Tarih boyunca bizi düşman görüp, savaşan ülkelerin dost olacağını söyleyemeyiz.
Türkiye büyük ve önemli bir devlettir. Ortadoğu’nun ve Orta Asya Cumhuriyetlerinin anahtarıdır.
Uluslararası ilişkiler karşılıklı çıkarlara dayanır Türkiye coğrafi konumuyla, ekonomik potansiyeli ile, yetişmiş insan gücüyle dünya üzerinde önemli bir konumdadır PKK’nın devleti kendi devleti olarak görüp, sahip çıkmasına çalışmalı ve böylece terör sorunu temizlenmelidir.
Devlet daha 1960’lı yılların sonlarında solun üzerinden koruyucu kanatlarını çekmiş, solu sokağa itmeye başlamıştı.
Parlamentolardaki parti sayısının azalması ortaya güçlü hükümetler çıkartıyorsa, o zaman en güçlü hükümetler tek partili rejimlerde olur. Bunun ise demokrasi adına kabul edilmesi elbette mümkün değildir. Güçlü bir parlamento ise toplumdaki tüm eğilimleri temsil eden parlamentodur.
12 Mart, özgürlükleri koruma adına kısıtlamalar getirdi.
Türkiye geçmişten beri kritik dönemini yaşamaktadır. Bir türlü kritik olmayan döneme ulaşılamamıştır.
Türk halkının haksızlıklar karşısında tepkisiz olma sebepleri; örgütsüz olmaları, aldatıcı bir bolluk görüntüsü, toplumun geniş kesimlerinin ekonomik olarak büyük yoksulluklar içine düşmeleridir.
Toplumsal barışın bozulması, o ülkenin bütünlüğünü isteyen kaderini o ülkenin kaderine bağlamış olan gruplardan hiçbirine yarar sağlamaz.
ABD; Almanya, Rusya ve Japonya’nın adımlarını izlerken İran’ın Asya Türk-İslam Cumhuriyetlerini etkisi altına almasından çekinmektedir. Zira İran buraları etkisi altına alırsa Pakistan ve Afganistan’ı da peşine takacak ve ortaya çıkacak olan İslam radikalizmi, hem körfezi hem de İsrail’i tehdit edecek.
Gümüş Patenler / Elızabeth DODGE
Hans ve Gretel, babaları bir sel felaketinde baraj duvarlarını sağlamlaştırmaya uğraşırken talihsiz bir kazaya uğrayan ve bunun sonucu olarak kendini bilmez bir şekilde yatan fakir bir ailenin iki çocuğudur. Babanın sağlığında ailenin maddi durumu orta halli hatta zengin sayılabilir. Çünkü; baba çok çalışmakta, zor günler için gereksiz harcamalardan kaçınıp sürekli para biriktirmektedir. Aile ayda bir altın ayırarak hem bir para kesesi, hem de eski bir çorabın içini doldurmuştur. Baba kazadan hemen önce bir arkadaşından şüphelenerek kimseye haber vermeden, uzun uğraşlar sonucu biriktirmeyi başardığı bin altını saklamıştır. Tam eşi Meitje’e sakladığı altınların yerini söyleyecektir ki, kendisinin tam on yılına mal olacak baraj duvarlarının tamiratıyla bizzat ilgilenmek ister. Ayrıca baba evden ayrılmadan hemen önce eşine birde saat vermiş, kendisinden bunu iyi saklamasını istemiş, eşinin şaşkınlığı karşısında saatin hikayesini dönünce anlatacağını belirtip aceleyle yola çıkmıştır. Ne var ki; o talihsiz kaza meydana gelmiş, babanın hafızasıyla beraber paralar ve sırlar da karanlığa gömülmüştür.
Bu olay esnasında Hans beş, Gretel ise iki yaşındadır. Çocuklar annenin olağanüstü gayretleriyle büyümüş, ailenin yaşam standardı ise iyice düşmüştür. Öyle ki ısınmak için turbaları, yemek için ekmeği zor bulmaktadırlar. Bu yokluk içerisinde Hans onbeş yaşında, yaşına göre iri ve gürbüz bir erkek, Gretel ise on iki yaşında, zayıf ve çelimsiz bir kız çocuğu olmuştur. Yaşadıkları kulübenin 1 km. ilerisindeki gölde buz üzerinde danseder gibi kayan çocukları gördükçe içleri gitmekte ama paten alacak paraları olmadığı için Hans’ın tahtadan yaptığı patenlerle idare etmek zorundadırlar. Ev işlerinden ve çalışmaktan arta kalan 1-2 saatlik zamanlarında, bu gıcırdayan tahta patenlerle kaymak en büyük zevkleridir. Yaşıtları onları küçümsemekte, fakir diye aralarına almamaktadırlar. Hans ve Gretel ise almış oldukları iyi terbiyeden ve çok onurlu olmalarından dolayı kimseye ne sıkıntılarını anlatmakta, ne de kimsenin yardımını kabul etmektedir. Sadece çok iyi yürekli bir kız olan Hilda ve en az onun kadar iyi yürekli Piyer onlarla ilgilenmekte, durumlarına üzülmektedir. Birkaç kez çocuklara yardım etmek istedilerse de bu çabaları boşa gitmiştir. Yalnız Hilda, Hans’ın kardeşine yaptığı çok güzel işlemeli ağaç kolyeden kendisine de yaptırmış, ancak bu yolla yardım kabul ettirebilmiştir.
Kasabada çok büyük bir paten yarışı yapılacaktır. Hans ve Gretel bu yarışmaya katılmayı çok istedikleri halde patenleri ve paraları olmadığı için katılamayacaklardır. Ancak Hans Hildaya yaptığı kolyeden elde ettiği parayla kardeşine bir paten alır. Kendisi de çok istemesine rağmen kardeşinin mutluluğu daha önemlidir. Hans kazananın gümüş patenlerle ödüllendirileceği yarışmayı ve ödülü düşünmeksizin Gretel’in mutlu olmasını istemiş, yarışmaya girmemiştir.
Bu esnada baba iyice saldırganlaşmış, bir keresinde eşi Meitje’i ocağa atmak istemiştir. Bir şans eseri Hans çarşıya giderken Hollanda’nın en iyi cerrahı olan Dr. Boehman ile karşılaşır. Dr. Boehman, Hans’ı ilk görüşte dilenci zannetmesine rağmen daha sonra çocuğun samimiyetine inanır ve babasının tedavisini kabul eder. Nitekim bir hafta geçmeden ameliyat gerçekleştirilir. Babanın hafızası yerine gelmiş, hasta iyileşmeye başlamıştır. Doktor bu işlem karşılığında hiçbir ücret kabul etmemiştir. Bu arada yarışlar yapılmış, Gretel kızlar arasında birinci olmuştur. Erkekler arasında da Hans, Piyer’in kazanması için uğraş vermiş ve bunda da başarılı olmuştur.
Baba kazadan önce eşine emanet ettiği ve saklamasını istediği saati tekrar görmek ister. Hastasını kontrol için gelen Dr. Boehman, saatin üzerindeki yazılar okununca şaşkına döner. Çünkü bu saat onun yıllar önce kaybettiği oğluna aittir. Ralf Brinker eşine ve doktora saatin sırrını anlatır :
Saatin üzerinde L.J.B. yazmaktadır. Kazadan hemen önce onbeş yaşlarındaki bir çocuk Ralf Brinker’in bindiği kayığa koşarak gelir ve kendisini bir iki km. ileriye götürmesini ister. Ralf Brinker kayıkçı olmadığını ne kadar söylediyse de dinletemez ve çaresiz çocuğu on km. kadar götürür. Çocuk cebinden çıkardığı saati babasına vermesini ister. Ayrıca babasının adresine mektup göndermesini, kendisini orada bulabileceğini söylemesini ister. Ancak hemen sonra meydana gelen kaza sonucu hafızasını yitiren Ralf Brinker’ın, iyileştikten sonra hatırlayabildiği tek şey Tom Hings diye bir isimdir. Tam bu sırada kapı çalmış, Piyer yanında iki arkadaşı olduğu halde içeri girmiştir. Ellerinde kırmızı bir kutu vardır. Kutuyu masanın üzerine bırakıp hastanın durumunu sorarlar ve kutunun Gretel’in kazandığı gümüş patenlere ait olduğunu belirtirler. Kutuyu inceleyen Hans, kırmızı deriden, gümüş işlemeli kutunun üzerindeki yazıyı farkeder. Dikkatlice bakıp Tomas Hings yazısını seslice okur. Piyer’in arkadaşlarından birisi Tomas Hings diye birini tanıdığını, O’nun Birmingham’da yaşlı bir deri ustası olduğunu söyler. Bunu duyan Ralf Brinker birden Dr. Boehman’ın oğlunun Birmingham da Tomas Hings ‘in yanına gideceğini anımsar.
Dr. Boehman’ın oğlu, babasının yanında stajyer olarak görev aldığı dönemde bir hastaya yanlışlıkla yüksek dozda ilaç vererek ölümüne sebep olduğu için kendini affetmemiş, bu yüzden de kaçarcasına kasabadan uzaklaşmış, daha önce babasının hastalarından biri olan Tomas Higs’in yanına Birmingham’a kaçmıştır. Tomas Hings’in yanında çırak olarak işe başlamış, bir usta olunca da ustası tarafından ortak alınmıştır .Kısa bir süre sonra ustası ölür ve fabrikanın başına kendisi geçer. Artık yeni patronun ismi Loran Boehman’dır.
Tomas Hings’in Birmingham’ da olduğunu öğrenen Dr. Boehman, oğluna kavuşmak için yakaladığı bu fırsatı değerlendirerek Birmingham’a doğru yola koyulmuştur bile. Tomas Hings’in fabrikasını bulur ve Loran’la karşılaşır. İlk görüşte birbirlerini tanıyan Boehman’lar birbirlerine hasretle sarılıp, bu on yıl içerisinde gelişen olayları ilk kez birbirlerinin ağzından dinlerler. Birbirlerine kavuşmanın verdiği mutlulukla kasabaya geri dönmek için yola çıkarlar. Brinker ailesinde ise hem Dr. Boehman’a olan gönül borçlarını ödemenin, hem de on yıldır çektikleri sefaletin, gün ışığına çıkan altınların bulunmasıyla sona ermesinin mutluluğu yaşanmaktadır.
Ralf Brinker, Loran’ın kasabada kurduğu yeni fabrikasında dolgun ücretle işe başlamış, Hans doktorluk eğitimi almak üzere doktorun yanında kalmıştır.
Yıllar sonra Hans ülkenin sayılı doktorları arasına girmiş,Gretel ise Hollanda’da güzel, ünlü ve aranan bir ses yıldızı olmuştur. Ralf ve Meitje Brinker mütevazi ve onurlu hayatlarına devam etmişlerdir. Loran Boehman ise ülkenin sayılı tüccarları arasında yerini almıştır.
Yıllar önce kendilerini fakir diye hor gören çocuklar ise; kurmuş oldukları ailelerinin geleceklerinden bile şüphelidirler.
Sonuç olarak unutulmamalıdır ki; insanlar fakir diye hor görülmemeli, dış güzellik yerine ruh güzelliğine bakılmalı ve her zaman ne oldum değil, ne olacağım diye düşünmelidir. Yapılan iyiliklerin asla karşılıksız kalmayacağı bilinmelidir.
Bu olay esnasında Hans beş, Gretel ise iki yaşındadır. Çocuklar annenin olağanüstü gayretleriyle büyümüş, ailenin yaşam standardı ise iyice düşmüştür. Öyle ki ısınmak için turbaları, yemek için ekmeği zor bulmaktadırlar. Bu yokluk içerisinde Hans onbeş yaşında, yaşına göre iri ve gürbüz bir erkek, Gretel ise on iki yaşında, zayıf ve çelimsiz bir kız çocuğu olmuştur. Yaşadıkları kulübenin 1 km. ilerisindeki gölde buz üzerinde danseder gibi kayan çocukları gördükçe içleri gitmekte ama paten alacak paraları olmadığı için Hans’ın tahtadan yaptığı patenlerle idare etmek zorundadırlar. Ev işlerinden ve çalışmaktan arta kalan 1-2 saatlik zamanlarında, bu gıcırdayan tahta patenlerle kaymak en büyük zevkleridir. Yaşıtları onları küçümsemekte, fakir diye aralarına almamaktadırlar. Hans ve Gretel ise almış oldukları iyi terbiyeden ve çok onurlu olmalarından dolayı kimseye ne sıkıntılarını anlatmakta, ne de kimsenin yardımını kabul etmektedir. Sadece çok iyi yürekli bir kız olan Hilda ve en az onun kadar iyi yürekli Piyer onlarla ilgilenmekte, durumlarına üzülmektedir. Birkaç kez çocuklara yardım etmek istedilerse de bu çabaları boşa gitmiştir. Yalnız Hilda, Hans’ın kardeşine yaptığı çok güzel işlemeli ağaç kolyeden kendisine de yaptırmış, ancak bu yolla yardım kabul ettirebilmiştir.
Kasabada çok büyük bir paten yarışı yapılacaktır. Hans ve Gretel bu yarışmaya katılmayı çok istedikleri halde patenleri ve paraları olmadığı için katılamayacaklardır. Ancak Hans Hildaya yaptığı kolyeden elde ettiği parayla kardeşine bir paten alır. Kendisi de çok istemesine rağmen kardeşinin mutluluğu daha önemlidir. Hans kazananın gümüş patenlerle ödüllendirileceği yarışmayı ve ödülü düşünmeksizin Gretel’in mutlu olmasını istemiş, yarışmaya girmemiştir.
Bu esnada baba iyice saldırganlaşmış, bir keresinde eşi Meitje’i ocağa atmak istemiştir. Bir şans eseri Hans çarşıya giderken Hollanda’nın en iyi cerrahı olan Dr. Boehman ile karşılaşır. Dr. Boehman, Hans’ı ilk görüşte dilenci zannetmesine rağmen daha sonra çocuğun samimiyetine inanır ve babasının tedavisini kabul eder. Nitekim bir hafta geçmeden ameliyat gerçekleştirilir. Babanın hafızası yerine gelmiş, hasta iyileşmeye başlamıştır. Doktor bu işlem karşılığında hiçbir ücret kabul etmemiştir. Bu arada yarışlar yapılmış, Gretel kızlar arasında birinci olmuştur. Erkekler arasında da Hans, Piyer’in kazanması için uğraş vermiş ve bunda da başarılı olmuştur.
Baba kazadan önce eşine emanet ettiği ve saklamasını istediği saati tekrar görmek ister. Hastasını kontrol için gelen Dr. Boehman, saatin üzerindeki yazılar okununca şaşkına döner. Çünkü bu saat onun yıllar önce kaybettiği oğluna aittir. Ralf Brinker eşine ve doktora saatin sırrını anlatır :
Saatin üzerinde L.J.B. yazmaktadır. Kazadan hemen önce onbeş yaşlarındaki bir çocuk Ralf Brinker’in bindiği kayığa koşarak gelir ve kendisini bir iki km. ileriye götürmesini ister. Ralf Brinker kayıkçı olmadığını ne kadar söylediyse de dinletemez ve çaresiz çocuğu on km. kadar götürür. Çocuk cebinden çıkardığı saati babasına vermesini ister. Ayrıca babasının adresine mektup göndermesini, kendisini orada bulabileceğini söylemesini ister. Ancak hemen sonra meydana gelen kaza sonucu hafızasını yitiren Ralf Brinker’ın, iyileştikten sonra hatırlayabildiği tek şey Tom Hings diye bir isimdir. Tam bu sırada kapı çalmış, Piyer yanında iki arkadaşı olduğu halde içeri girmiştir. Ellerinde kırmızı bir kutu vardır. Kutuyu masanın üzerine bırakıp hastanın durumunu sorarlar ve kutunun Gretel’in kazandığı gümüş patenlere ait olduğunu belirtirler. Kutuyu inceleyen Hans, kırmızı deriden, gümüş işlemeli kutunun üzerindeki yazıyı farkeder. Dikkatlice bakıp Tomas Hings yazısını seslice okur. Piyer’in arkadaşlarından birisi Tomas Hings diye birini tanıdığını, O’nun Birmingham’da yaşlı bir deri ustası olduğunu söyler. Bunu duyan Ralf Brinker birden Dr. Boehman’ın oğlunun Birmingham da Tomas Hings ‘in yanına gideceğini anımsar.
Dr. Boehman’ın oğlu, babasının yanında stajyer olarak görev aldığı dönemde bir hastaya yanlışlıkla yüksek dozda ilaç vererek ölümüne sebep olduğu için kendini affetmemiş, bu yüzden de kaçarcasına kasabadan uzaklaşmış, daha önce babasının hastalarından biri olan Tomas Higs’in yanına Birmingham’a kaçmıştır. Tomas Hings’in yanında çırak olarak işe başlamış, bir usta olunca da ustası tarafından ortak alınmıştır .Kısa bir süre sonra ustası ölür ve fabrikanın başına kendisi geçer. Artık yeni patronun ismi Loran Boehman’dır.
Tomas Hings’in Birmingham’ da olduğunu öğrenen Dr. Boehman, oğluna kavuşmak için yakaladığı bu fırsatı değerlendirerek Birmingham’a doğru yola koyulmuştur bile. Tomas Hings’in fabrikasını bulur ve Loran’la karşılaşır. İlk görüşte birbirlerini tanıyan Boehman’lar birbirlerine hasretle sarılıp, bu on yıl içerisinde gelişen olayları ilk kez birbirlerinin ağzından dinlerler. Birbirlerine kavuşmanın verdiği mutlulukla kasabaya geri dönmek için yola çıkarlar. Brinker ailesinde ise hem Dr. Boehman’a olan gönül borçlarını ödemenin, hem de on yıldır çektikleri sefaletin, gün ışığına çıkan altınların bulunmasıyla sona ermesinin mutluluğu yaşanmaktadır.
Ralf Brinker, Loran’ın kasabada kurduğu yeni fabrikasında dolgun ücretle işe başlamış, Hans doktorluk eğitimi almak üzere doktorun yanında kalmıştır.
Yıllar sonra Hans ülkenin sayılı doktorları arasına girmiş,Gretel ise Hollanda’da güzel, ünlü ve aranan bir ses yıldızı olmuştur. Ralf ve Meitje Brinker mütevazi ve onurlu hayatlarına devam etmişlerdir. Loran Boehman ise ülkenin sayılı tüccarları arasında yerini almıştır.
Yıllar önce kendilerini fakir diye hor gören çocuklar ise; kurmuş oldukları ailelerinin geleceklerinden bile şüphelidirler.
Sonuç olarak unutulmamalıdır ki; insanlar fakir diye hor görülmemeli, dış güzellik yerine ruh güzelliğine bakılmalı ve her zaman ne oldum değil, ne olacağım diye düşünmelidir. Yapılan iyiliklerin asla karşılıksız kalmayacağı bilinmelidir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)